Birkaç iyi adam, “doğruları” hâlâ cansiperane yazabiliyorken… Hiç olmazsa sorgulamayı ve derinlemesine düşünmeyi teşviğe gayret ediyorken… Bize düşen anlayarak okumaya, okuTmaya çalışmak.

Biz üzerimize düşeni yapalım da dileyen alır, hatta el verir; dileyen görmezden gelir.

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Cüneyt Konuralp’in nöron yakan ve küllerinden yenilerinin oluşumuna destek veren yazısı bizlerle. Yüreklerimizdeki tabirle Cüneyt Hoca.

Neslimize, bugünümüze ve sonramıza çoook lazım olacak.

Çok kısa oldu bu girizgâh; manidar alıntı gelsin: “Seni anlamayan kalabalıklar içinde hep yalnızsın Olric, biz bu kösele derisinden dünya için fazlası ile inceldik.” O. Atay

Yazı aşağıda. Verimli okumalar dileklerimle…

Merih

AYNA NÖRONLAR VE YÜZ TANIMA SİSTEMİ: FARKLI İNSANLAR YARATTIK

Sık sık aklıma gelen, ancak gündeme getirme konusunda tereddüt yaşadığım bir hususla ilgili olarak son günlerde sosyal medyada üst üste soru ve yorumlarla karşılaştım… Sonunda da bu kadarı da rastlantı olamaz herhalde diyerek bu konuda kısa da olsa bir şeyler yazmaya karar verdim. Niyetim yeni bir yazı dizisine başlamak değil. Lakin, Evren’den gelen sinyalleri de görmezden gelemiyorum. Bir konu üst üste aklıma takılıyorsa, bana yakışan bu rahatsızlığı başkalarına da aktarmaktır :)) Biraz da siz düşünün istedim…

Pandemi rezaleti ile ilgili çok şey söylendi. Ancak, bu yazı ile değineceğim hususun açık bir şekilde tartışıldığına rastlamadım. Pandemi ile “korku” duygusu üzerinden hepimize dayatılan maske ve gereksiz, paranoik düzeye çıkan önlemler aynı zamanda bu zamana kadar yapılmamış bir “toplumsal deney”in alt yapısını oluşturdu. Bu deneyin planlı olup olmadığı konusuna girmeyeceğim, bu tür polemiklerin kimseye faydası olmaz. Ancak, yaşanan şeylerin olası sonuçları ile ilgili çıkarımlar yapmak çoğu kere faydalı ve gereklidir. Bu sosyal deneyin birçok ayağı var. Ancak, dediğim gibi, ben pek fazla konuşulmayan, gözden kaçan bir ayağını ele almak ve bu konuda hepinizin farkındalığını arttırmak istiyorum…

Evet… Arkanıza yaslanın ve hazır olun… Geliyor…

1- Beyinde, bizi sosyalleştiren, çevremizdeki insanlarla benzer tarz ve tutumlara sevk eden en önemli yapı “Mirror (ayna) nöronlar”dır. Bir bebeğin konuşmak da dahil olmak üzere, neredeyse her türlü motor fonksiyonu ve bir takım jest ve mimikleri ayna nöronlar sayesinde, gördüğü ve duyduğu her şeyi tekrarlamaya çalışma gayreti ile hızlı bir şekilde gelişir. Dolayısı ile aynada (yani karşısında) gördüğü insanların model olarak alacağı hal ve davranışlarının bu gelişmede çok önemli rolü vardır (gördüğümüz ve duyduğumuz her şeyi taklit etme fonksiyonu veren bu nöronlar otizm spektrumundaki kişilerde ciddi düzeyde yetersiz çalışmaktadır). Şimdi bu bilgiyi bir kenarda tutun…

2- Bir de, “Yüz Tanıma Sistemi” var. Bu özel merkezler, “Fuciform Face recognition area” (temporal bölgede, yani kafanın yanlarında) ve “Occipital Face recognition area” (oksipital bölgede, yani kafanın arkasında) olarak geçer. Adı yüz tanıma sistemi, ancak aslında “Kimlik Tanımlama Sistemi” desek daha doğru olur. Çünkü, en ufak çizgisine kadarki yüz hatları ile birlikte diğer beden özellikleri ve jest, mimikler, duruş (postür) ve kalıplaşmış beden pozisyonları, yürüme tarzı, ses özellikleri ve daha birçok özellik özenle analiz edilerek diğerlerinden ayırt edilir ve veri tabanına atılır. Yeni doğan bebek ilk gördüğü ve kendisini besleyen, koruyanların (genellikle anne ve baba) yüzlerini ve yukarıda saydığım diğer özelliklerini kaydeder ve güvenilirlik kriterlerini buna göre belirler. Tabii, anlaşılırlık açısından biraz da karikatürize etmek ister isek, bu güvenilirlik kriteri sanal Türk kahramanı Tarkan için bir “kurt”, Tarzan için ise bir “arslan” dır; insan figürünün ise bu kişiler için güvenilirlikten uzak olması beklenir…

3-  Bir bebek doğana kadar dış ortamdaki objelerle ilgili veri alamaz. Doğumdan itibaren ise bu konuda yoğun bir veri akışı başlar. Neredeyse bomboş olan veri tabanına sürekli veri gönderir. Bu veri de tabii ki çevresinde gördükleri ile sınırlıdır… İdeal ve çoğunlukla olan şey anne ve babanın görüntüleridir. Onların ilgi, ses ve bebeğe geçirdikleri duygu bu kişilerin kimlikleri ile ilgili her türlü özelliğin “en güvenilir kişiler” dosyasına aktarılmasını sağlayacaktır. Bu veriler, daha sonra çok sarsıcı deneyimler yaşanmadıkça bu dosyada kalırlar. Subliminal mesaj olarak işlem gören bu verilere göre,  hayat boyunca karşılaştıkları benzer çizgi, hat, kıvrım, yara izi, ses, jest, mimik, beden duruşu vs. özelliklerine sahip olan her kişi onlar için bilinçaltında güvenilir kabul edilir. Bu kişilere yakın olmak isterler, güvende hissederler. Hatta çoğu vakada, büyüdüklerinde, bu yüz hatları (veya benzer jest/mimikleri) olan kişilerle yakınlaşırlar ve evlenirler. Tabii, bu kişiler aynı zamanda kör noktalarıdır. Şanslı değiller ise aşk acılarını ve dolandırılmaları da bu kişilerle deneyimlemeleri ihtimali yüksektir… Bu da işin riskli tarafı tabii…

Nasıl bağışıklık sistemi karşılaştığı antijen ve toksinlerle çevresindeki zararlı etkenleri tanıyor ve kendisini buna göre geliştiriyor, görevini daha iyi yapan bir sistem haline geliyor ise, hem ayna nöronları hem de Yüz tanıma sistemleri de doğumdan itibaren akmaya başlayan yeni ve sürekli verilere göre gelişimlerini tamamlarlar. Yeni synaps (sinirsel bağlantı) ağları gelen verilere göre şekillenir. Eğer bu veriler sınırlı olur ise, gelişmeleri de (yeni synaps ağları kurma potansiyelleri, vs.) sınırlı olacaktır. Veya veriler doğal olmayan şekillerde gelir ise, bu sistemler “norm”‘u (yani normali) ve güvenilirliği buna göre belirlerler… Yine, ilk ay ve yıllara ait deneyim verileri son derece önemlidir; sonraki yıllarda değiştirilmeleri, başka kategoriye geçirilmeleri ancak tekrarlanan veya çok ağır deneyimler sonucunda olabilir.

İşte artık buradan esas konuya girebiliriz… Bildiğiniz üzere, pandemide eve kapanma ve evde dahi maskeli dolaşacak kadar abartanlar sayesinde hem sosyal iletişim (veri akışı) hem de yüzün orta (bedensel özellikler ve sağlıklılıkla ilgili) ve alt köşkü (duygu durumu ve iletişim ile ilgili) dediğimiz alanlarından spesifik veri alınması olayı neredeyse durdu. Bu dönemde doğan bebekler ağırlıklı olarak sadece zeka ve analitik kapasite ile ilgili olan üst köşk alanından veri alabildiler (o da siperlikli maske takmayanlardan). Mimik verisi de nerede ise sıfırlandı. Orta ve alt köşkün olduğu bölgelerden gelen verilerin büyük bir kısmı farklı renkte maskelerdi ve güvenilirlik kriteri de mecburen bu görüntüye göre oldu… İnsanları doğru bir şekilde deşifre etme şansları alındı bu bebek/çocukların… Sokağa çıkma yasağı ve eve kapanma sonrasında farklı insanları görme (veri tabanını geliştirme) olanağı da sınırlandırıldı. Belki bir kısmı (özellikle daha büyük olanlar) televizyon ekranından dış dünyayı tanımaya çalıştılar ki ekranlar da maskeli insanlarla doluydu birçok kez… Bu dönemde doğan bebekler -hele de hanede yaşlı ve kronik hastalığı olan birisi var ise- anne ve babasını dahi büyük oranda maskeli olarak gördü. Bebeğe mikrop geçiririz korkusu iliklerine kadar yaşattırılan ebeveynler onlara yaklaşırken maskeyi eksik etmediler ve hatta belki -korumak için- bebeğe maske takan bile olmuştur. Sesleri bile maske altından gelen, değiştirilmiş bir ses olarak kaydedildi bebekler tarafından. Şimdi, Yüz Tanıma Sistemi bu şekilde formatlanan bir bebeğin büyüdüğünde güvenilirlik kriteri ne olacaktır sizce? Normalde bir bebeğe veya küçük bir çocuğa maskeli biri yaklaşsa muhtemelen ağlar, çünkü veri tabanında bu görüntünün güvenilir olduğuna dair bir bilgi, deneyim yoktur. Aynı nedenle, yetişkin biri de sokakta maske takmış birini görse muhtemelen yolunu değiştirmeyi tercih eder. Bu çocuklar ise büyüdüklerinde, belki de tam tersine  maskeli olan insanları daha güvenilir, maskesi olmayanları ise güvenilmez olarak algılayacaklar. Üstelik -ve belki de daha kötüsü- karşılaştıkları kişilerin yüzlerinin orta ve alt köşklerinden aldıkları verileri analiz etme yetenekleri de son derecede sınırlı olacak. Bu da çok kolay yönlendirilmeleri, aldatılmaları, kullanılmaları anlamına gelir. Ne demek istediğimi anladınız sanırım…

Görüyorsunuz, değil mi? Yüz Tanıma Sistemi en kritik zamanda yetersiz ve yanlış veriyle yükleniyor (tuhaf, ama “teknik olarak” aşı ile bağışıklık sistemimize yapılan şeyin aynısını yaşıyor). Bunun sonucunda, “güvenilmezi yakalama kapasitesi” (sensitivite [immün sistemin yetersizliğinin karşılığı]) düşerken, “güveniliri tanıma kapasitesi” de (spesifite [immün sistemde otoimmünitenin karşılığı]) azalacaktır.

Kapatılan yüzlerdeki (özellikle ikinci ve üçüncü köşk alanlarında) mimiklerin veri olarak alınamaması ayna nöronların çalışma ve gelişmesini ciddi derecede sekteye uğratıyor. Bu, sosyal ve iletişim alanında ciddi bir geriliğe sebep olacaktır. Geleceğin kısmi otistiklerinin tohumunun atılmasıdır bir başka deyişle… Bazı şeyleri öngörmek çok zor; ancak yaşananların uzun dönem sonuçlarını ileride görebileceğiz.

Ayrıca, yine pompalanan korku ve bulaşıcılık obsesyonu [nosebo etkisi] nedeniyle hem yetişkinler arasında hem de bebeklere sarılma, öpme, temas da çok sınırlandı veya ortadan kalktı. Ayna nöronlardan basit bir el sıkışma hareketini görüp kopyalaması bile esirgendi. Oysa, fiziksel ve duygusal gelişim için bebek/çocukların sarılmaya, sevgi ifadesine ve temasa da çok ihtiyacı vardır… Ve bakın buraları ayna nöronların da çalıştığı, öğrendiği  alanlardır. Bir bebek için başta anne olmak üzere ebeveyn teması çok önemlidir ve beden hafızasına temas edilen her nokta ayrı ayrı işlenir… Nitekim, annesinin işi nedeniyle memeden veya annesinden -geçici de olsa- ayrılan bir bebeğin ağız çevresinde ve kucağa alındığında anneye temas ettiği yerlerde egzema gelişmesi rastlantı değildir.

İşin başka yönleri de var, ancak daha fazla detaya girmeye gerek yok. Ana resim kafanızda oluştu bile.

Maalesef, pandemiyle ve tüm Dünyada aynı anda gerçekleştirilen bu sosyal deney nedeniyle, özellikle bu dönemde doğanların başını çektikleri farklı bir ara nesilcik oluşacak gibi gözüküyor… Bize göre farklı “norm”ları olan bu ara nesilciğin nasıl bir profil çizeceğini hepimiz göreceğiz. Bu profilin sonraki ve daha büyük deney projeleri için önemli bir kriter oluşturmasından endişeleniyorum. İşte bu yüzden hemen her yazımın sonunda -başta kendi meslektaşlarım olmak üzere- herkesin sağduyu ve akıl-mantık-vicdan fonksiyonlarını muhafaza etmelerini rica ediyorum…

Bununla birlikte, ben bu bahsettiğim ara nesilciğin hala kurtarılabileceğine inanıyoruum… İşte bu yüzden bu yazıyı yazdım. Bu konuda herkesin farkındalığı artsın, başta kendi bebekleri/çocukları olmak üzere çevrelerindeki herkesi yakından gözlemlesin ve onlara “maskesiz”, doğal ve temaslı ve sosyal mesafesizlikle dolu bir veri akışını sürekli olarak sağlayarak gelecekteki başka oyunlara fırsat vermeden bir şeyleri geri döndürebilsin diye. Bu yazıyı yazmamak, bu husustaki farkındalığınızı arttırma girişiminde bulunmamak, inandığım şeylere ve vicdanıma ihanet olacaktı…  Artık yükümü boşalttığım için kendimi rahatlamış hissediyorum.

Saygılarımla. Doç. Dr. Cüneyt Konuralp 19.06.2022

2 YORUMLAR

  1. Cüneyt hoca yine farklı bir bakış açısı ile hepimizi aydınlatıyor, vicdanınıza sağlık hocam. Ve tabiki siz Merih hanım … Emeğinize sağlık.

  2. Çok şükür ki pandemi döneminde de farkında olduğum birsey vardi. Yaşamaksa bir gün dahi olsa normal yaşayacağım diye düşünüyordum ve yine şükür ki koca ailem de ayni şeyi düşündü. Pandemide bebeğim de doğdu ,sırf normal yaşamak için büyüklerimizin evine yerleştik. Asla mecburiyet olmadıkça maske takmadım, çocuklarıma bunun gereksiz bir mecburiyet olduğunu anlattım. Öğrencilerime velilere dahi bunun gelecek nesillere vereceği zararı, sizlerden edindiğim bilgileri paylaştım. O dönem sizler gibi cesur bir avuç kahramanı örnek gösterdim. Ve sonuçta malesef bu bebeklerdeki etki gelecekte olsa da gençlerdeki etki çok net ve ciddî boyutlarda okullara yansımış vaziyette. Allah gözümüzü açsın, uyanık olalım. 1 yıldır iletişim kurmayı unutmuş bir nesle tekrar selamlaşmayı hatırlatmaya çalışan bir lise öğretmeni olarak Allah güçlü seslerinizi daha da kuvvetlenirsin diliyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here