Bir harikulade whatsapp grubu var. Doktorlardan oluşan… Gruptan bir dostum dedi ki “Merih, okumalısın mutlaka”… Ve birkaç alıntı iletti bana.

Cüneyt Bey’den böylelikle haberdar olup yazdıklarını hayranlıkla okudum. Muazzam bir araştırma ürünü her biri. Ve bu farkındalık, ünvanı/mesleği ne olursa olsun az kişiye nasip oluyor büyük emek gerektirdiğinden…

Grup detayı iletememekle birlikte, grupta, Sn. Doç. Dr. Cüneyt KONURALP var ki yazdıklarının her satırı, p(L)andemi başlangıcından bu yana yabancı kaynaklardan okuduğumuz ne varsa, adeta mükemmel ve güncel bir özeti niteliğinde… Öyle ki ilk okuduğumda bir gömü bulmuş kadar sevindim. Bastım bir sevinç çığlığı!

Zira ana akım medyada kasıtlı olarak “konuşulmayan” gerçeklerin bir araya getirilmiş hali gibi. Şuraya dikkat: Basında ve diğer kaynaklarda yapılan açıklamalara aykırı bilgiler verdiği doğru… Ancak, verdiği her bilgide mekanizma ve mantığını da izah ediyor.

Cüneyt Bey’in izni ile; bahsi geçen yazıları aynen buraya aktarıyorum. Aralarda farklı doktorların grupta kendisine ilettiği sorular göreceksiniz. “Soru” şeklinde anonim isimle, soruya ve Cüneyt Bey’in cevabına da sırasıyla yer vereceğim. Okuduklarınıza çok şaşırabilir hatta ilk kez okuyor olabilirsiniz.

Verdiğimiz referansları 2 senedir dikkatle okutanlar şaşırmayacak; bilgileri bir kez daha “hekim gözüyle” doğrulanacak… Ama 2 senedir ne yaşıyoruz diyen hala varsa, ezber bozmanın vakti geldi geçiyor.

Son bölüm? O.t.i.zz.mm ile iğnelerin alakası yok diyenlere de bir acı hediye var.

Zihniniz ve gözünüz açık, epifiziniz berrak olsun.

Yine Cüneyt Bey’in söz sözüyle bitirelim: … Çünkü böyle düşünenlerin de haklı sebepleri var. Televizyonda ve diğer ortamlarda etiketlendiklerinin aksine, “bilim düşmanı” veya “şarlatan” değiller…

Merih, Eylül 2021

29.08.2021 Arkadaşlar,

Aşı konusunda yazmamak için epey direndim. Ancak, gerek basındaki saçmalıklar ve gerekse meslektaşlarımın dahi göremedikleri bazı gerçekler nedeniyle dayanamayıp ilk defa olarak bu hususta yazmaya karar verdim.

Bana göre, Covid aşısı zararlı diyenler, üzerinde uzun süreli çalışmalar yapılmamasını öne sürerek; genel olarak aşı zararlı diyenler ise, başta ağır metaller olmak üzere stabilizatör, koruyucu ve adjuan maddeleri gerekçe göstererek bilimsel tartışmaya en baştan zayıf olarak giriyorlar ve sonuçta da iddiaları karşı savlar sonucunda ikna edici olmaktan uzak kalıyor. Eyvallah, bunlar doğrudur. Ancak, aşıların esas başımıza bela olma sebebi bunlar değildir ki (keşke sadece bunlar olsaydı, o zaman iş toksik etkide biterdi ki, çözümü var). ÇÜNKÜ, AŞILARIN ZARAR VERME KAYNAĞINI İÇERİĞİNDEKİ İNORGANİK SUBSTANSLARDA DEĞİL; BİYOLOJİK KOMPONENTLERİNDE ARAMANIZ LAZIM. Ne demek istiyorum?

Bilimin şu an geldiği nokta itibari ile hiçbir bakteri veya virus tek başına, yanında başka hiçbir şeyin bulunmayacağı bir şekilde izole edilemiyor. Bakterileri besi yerinde, virüsleri de (buna m-RNA ve rekombinant teknolojilerin kullanıldığı Vektör virüsler de dahil) doku kültüründe üretebilirsiniz ancak. Bir aşı üretmek için o bakteri veya virüs ile infekte olmuş bir insana veya iatrojenik olarak sizin infekte ettiğiniz bir hayvana ihtiyacınız var. Ondan örneği alırsınız (bu hedef virüs veya bakteri ile birlikte, başka bir sürü bilmediğiniz, virus, bakteri ve insan/hayvan hücresi demek. Daha sonra bunu çoğaltmak için besi yerine/doku kültürüne koyarsınız. Doku kültürü olarak genellikle hayvan dokusu (civciv embriyosu, maymun böbreği vs.) veya invitro olarak yıllarca çoğaltılıp saklanan immortalised cell line (HeLa, A549 gibi) kullanılır. Bu hücre dizileri genellikle kanser hücrelerinden veya insan fetus hücrelerinden üretiliyor ve başlı başına başka bir sorun; lakin bu konuya burada değinmeyeceğim). Daha sonra içinde yeterince hedef bakteri/virüsün olduğu bu media kullanılarak “vaccine” (aşı) karışımı oluşturuluyor. Şimdi, birileri çıkıp “iyi de, aşıların üretiminde ‘purification’ dediğimiz bir aşama var, bu aşamada hedef bakteri/virüs dışındaki tüm yabancı antijenler ayıklanıyor” diyebilir. Ben de onlara gülüp kendilerini aldatmaya devam etmelerini öneririm. Böyle bir teknolojiye insanlık “uzak ara” sahip değil maalesef.

Sonuç itibari ile bize (genellikle deltoid kas bölgesinden) hedef bakteri/virüs antijenleri ile birlikte belki yüzbinlerce alakasız, konu dışı antijen de birlikte veriliyor (tekrar ediyorum, inorganik ve toksik maddeleri unutun artık; bu belanın yanında onlar çok masum kalıyor). Beden karşılaştığı hedef antijenlere ilaveten (hem de eklenen adjuanların da etkisiyle katlanmış bir şekilde) bu alakasız ve ökaryot hücre parçalarından oluşan antijenlere karşı bir immün yanıt oluşturmuyor mu sanıyorsunuz?

Böyle bir şeyin gerçekleşmemesi mümkün mü? Üstelik aynı aşının aynı pakette çıkan farklı flakonları bile muhtemelen farklı biyolojik antijenler içeriyor; yani idantik bile değiller. Dolayısı ile (aynı marka olsa bile) rapel dozlarının da hiçbiri idantik değil). Bunun sonucunda, oto-immünitenin kaçınılmaz olduğunu ve aşıların yan etkilerinin bir hafta on gün- iki ay gibi sürelerle değil, başlattığı iç savaş nedeniyle yıllar sonra (MS, Otizm, ADHD, Diabet, Fibromyalji, Myokardit, Artrit, Arterit ve belki de malignite, vs. şeklinde ve kesinlikle de daha da bozulmuş bir immün yanıt olarak) ortaya çıkacağını anlamamız gerekiyor.

Bir de aynı anda birden fazla aşı yaparsanız yüklediğiniz alakasız antijenlere karşı oluşacak immün yanıtı (dikkatinizi çekiyorum, herkesin sakız gibi tekrarladığı “antikor” kelimesini kullanmıyorum, immün yanıt diyorum) düşünebiliyor musunuz?

Ve hele hele 6.-12. aydan önce gelişmeye başlamamış ve hatta 2 yaşına kadar da tam gelişmemiş bir “aktif (passif olmayan)” immün sistemin söz konusu olduğu bir bebeğe doğumunun ilk birkaç dakikasında yapılan Hepatit B aşısının ve 2., 4, ve 6. aylarda ve her seferinde beş ayrı aşı (Difteri-Tetanoz- Boğmaca- Poliomyelit- Hemofilus Influenza Tip B) olarak yapılan biyolojik katliamın nasıl sonuçları olabileceğini düşünebiliyor musunuz? 

Zaten Covid’den önce hepimizin İmmün sistem ayarları -özellikle çocukluk çağında olduğumuz aşılar yüzünden- bozuktu. İmmün sistemimizin tüm komponentlerinin sensitivitesi (yabancı [non-self] hücreyi tanıma yeteneği) ve spesifitesi (self hücreyi tanıma yeteneği) düşürüldü. Olduğumuz her aşı (atalarımızın olduğu her aşıdan dolayı miasmik etki ile de katlanarak) immün sistemimizin ayarını daha çok bozuyor ve bozacak. Bu nedenle, bağışıklık sisteminin cevabını arttırmamız lazım diyenlere de, aslında “otoimmüniteyi arttırmaktan başka hiçbir şeye hizmet etmeyecek bu manevra nedeniyle” gülüp geçiyorum. Yanlış notalarla kaydedilmiş bir müziğin volümünü arttırınca işe yarıyor mu?

Maalesef, mRNA aşılarında çok daha büyük bir sorun var (bizim genomumuzu değiştireceği varsayımına pek katılmıyorum, fiziken mümkün olamaz bence bu. Sorun başka). Covid aşısından örnek vereyim. Spike proteininin mRNA kodunu ürettirdiğiniz vektör virüsü ve onun yetiştirildiği doku kültürü parçalarının flakonda olduğunu bilin. Yukarıda olayı anlattım zaten. Yani o bela bu aşılarda da mevcut. Ancak, ilave bir başka bela var…

Bu mRNA deltoid kastan yapılınca, mesela kas hücresinin membranını nanoteknolojili fosfolipid koruyucu ile geçiyor. Sitozolde bu fosfolipid yapı parçalanınca direkt olarak ribozoma bağlanıyor ve hücrenin DNA’sını by-pass ederek spike proteinini direkt olarak ürettiriyor. Spike protein bir membran proteini kategorisinde olduğu için hücre zarına taşınarak membrana entegre ediliyor (anchoring). Böylece, o hücre artık spike proteinini eksprese eden bir hücreye dönüşmüş oluyor. Bunu farkeden immün sistem de spike proteine karşı yanıt oluşturuyor. Tabii bu arada membranında  spike proteini olan vücut hücrelerine de saldırıyor ve onları yok ediyor. Buraya kadar, spike proteinli sınırlı sayıdaki normal hücrelerimizin öldürülmesi dışında her şey normal gözüküyor değil mi? Ama değil…

Biz mRNA aşısı ile self hücrelerimizin bir kısmını da olsa (myosit, fibroblast, belki sinir, epitel hücreleri vs. bile) spike proteini taşıyan hücrelere dönüştürmedik mi? Sanıyor musunuz ki, immün sistem sadece spike proteinine karşı immün yanıt oluşturmakla yetinecek? Membranı üzerinde Spike proteini olan her “self” hücremizin diğer antijenleri de taranıp kara listeye alınacak, onlara karşı da immün yanıt oluşturulacak. Sonrasında da, aynı antijenlere sahip olan vücuttaki her “self” hücre birer hedef haline gelecek (her biri için ayrı ayrı yakalama emri çıkartılmış olacak). Bunun yaratacağı “otoimmün etikinin” inaktif virüs aşılarınınkinden kat be kat fazla olabileceğini (cascade etki) görebilirsiniz. Ve her rapel de bu tekrarlanacak. “İnaktif virüs aşısı olanlar daha iyi korunmak için mRNA aşısı da yaptırın” diyenler ve bu aşıları vitamin zannedip “yabancı ülkelere girebilmeniz adına ekstra mRNA aşısı hakkı da tanımladık sizin için” diyenler aslında öyle bir vebal altındalar ki… Bu kadar ay suskun olan bana bu yazıyı yazdırmayı başaranlar da onlar…

Ben şu ana kadar kendi aile üyelerim dahil olmak üzere kimseye “covid aşısı olmayın” demedim. Ancak, herkes, aşıların içinde ne olduğunu ve nasıl etkili olacağını bilmeli. Ondan sonra özgür iradesi ile bu riske girip girmeyeceğine karar vermeli. Bununla birlikte, aşı olmamayı seçen insana baskı kurmak, hayatı zorlaştırmak ve hatta Anayasal haklarını sınırlandıracak düzeyde eziyet etmek de kabul edilebilir bir şey değil… Tabii, aşıyla ilgili endişelerini dile getiren hekimlerin, “bilimsel düşünme özürlü” ve “şarlatan” olarak ilan edilmesi de ayrı bir konu…

Aşı konusunda söylenebilecek çok şey var daha… Ancak, sadece bu ana bilgileri verip burada kesiyorum. Bu konularda polemiğe de girmeyeceğim, uzun tartışmalara da dalmayacağım. Yine de, vicdanen, bu bilgileri sizlerle paylaşmak istedim. Saygılarımla… Doç. Dr. Cüneyt Konuralp

Cumartesi günü aşılarla ilgili olarak bir paylaşımda bulunmuştum. Yanlış bilinen hususlarla ilgili genel bir toparlama yapmakla birlikte, diğer başka konularda ciddi hatalar yapılmasına kayıtsız kalmakta zorlandığım için bir paylaşım daha yapmak ihtiyacını duyuyorum. Konuyu uzatmak ve bir yazı dizisi haline çevirmek istemiyorum; ancak öyle dedikçe de tekrar yazmaya karar verdiğimin de farkındayım :)) Demek ki, büyük konuşmamak lazımmış…

Enfeksiyonların genel kuralları, aşılar ve bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığına dair çok yanlış bilgiler var ortalıkta… Maalesef, bu yanlış bilgi sunumlarının İmmunolog, Mikrobiyolog ve Enfeksiyon Hastalıkları uzmanları tarafından dahi yapıldığını görüyor ve üzüntü duyuyorum.

1- Öncelikle, en sinir olduğum şu “antikor” teriminden başlayayım. Aşısız ve aşılı insanların virüs veya diğer enfeksiyon ajanlarına yanıtının tek ve esas marker’ı “antikor”muş gibi konuşulduğunu duydukça illet oluyorum. Arkadaşlar, “antikor” -bana göre- belki de immün sistemin en zayıf silahlarından biri (aşağıda anlatacağım üzere otoimmünite durumunu hariç tutarak söylüyorum bunu). Antikorlar -bir benzetme yaparsak- ordunun hava gücünü (balistik füzeler gibi) temsil ederler. Gerektikçe yapılırlar ve tükenebilirler ve en önemlisi, savaşı bize onlar kazandırmaz. Esas savaşı kazandıran kara gücü olan hücresel bağışıklık sistemidir. Düşmanı görür ve bizzat saldırıp etkisiz hale getirir.

Antikor titresi ile (o da hangi antijene göre kontrol ediliyorsa) bağışıklık yanıtının takip edilmesi ve ona göre strateji belirlenmesi bence çok yetersiz ve yanlıştır. Ancak, hücresel bağışıklık sistemini ölçen testler son derecede sınırlı, zahmetli ve pahalı oldukları için tarama ve takipte kullanılamıyorlar. Maalesef, mevcut testler ve teknolojimiz belli bir ajana karşı gelişen hücresel yanıtların seviyesini ve çeşitlerini  gösterebilmekten çok uzaklar. Mesela, inaktif virüs aşılarına (Sinovac gibi) karşı hücresel bağışıklığın gelişmediği, sadece humoral yanıtın geliştiği söylenir. Bu doğru değildir arkadaşlar… Bedene giren her bir substans ayrı ayrı proses edilir ve “self” olmadığı tespit edildikleri takdirde (veya floradaki gibi muafiyet listesinde olmadıkları sürece) hücresel  bağışıklık sistemi tarafından dosyalanırlar. Antikor bitebilir, gerekmedikçe tekrar üretilmeyebilir; ancak ben hücresel bağışıklığın ömür boyu geçerli olduğunu düşünüyorum. Bunu ölçemememiz biyolojinin değil, bizim sorunumuzdur.

Otoimmünite gibi kronik ve -sürekli maruziyetin kaçınılmaz olmasından kaynaklanan- fasit dairenin geçerli olduğu durumlarda ise maalesef, antikor üretimi (yani havadan bombalama) ve kompleman sistemi  (yani karadan bombalama) de aktif olarak devam eder ve hücresel sistem kadar önemli olabilir.

Her neyse… Aşı yaptırdıktan sonra antikor baktırıp “yeterince yükselmemiş, öyleyse rapel dozu veya başka marka aşı şart” demek veya “cihazın okuyamadığı kadar yüksek çıkmış, artık benden iyisi yok” deyip etrafa hava atmak bence hiçbir şey ifade etmiyor.

2- Bu arada, Tıp Fakültesi’nde öğrendiğimiz bir bilgiyi daha çökerteyim. Hani derlerdi ya, bir maddeye (Hapten) karşı immün veya allerjik reaksiyon oluşabilmesi için peptid veya protein bir yapıya bağlı olması gerekir diye… Bu da doğru değil. Beden vücuda giren her substansa karşı bizim bildiğimiz veya bilemediğimiz şekillerde reaksiyon gösterebilir. Hatta sıkı durun… Bu, bırakın bir molekülü, bir element dahi olabilir (toksisiteden veya genetik kaynaklı metabolik problemlerden bahsetmiyorum). Bu konuda daha başka bir şey yazmayacağım, konuyu dağıtmak istemiyorum…

3- Başka bir şehir efsanesini de yıkayım. “Virüs yükü çok olunca aşılılar bile kısmi olarak etkileniyorlar, hafif geçiriyorlar”. İnanın bana böyle bir şey yok. Eğer bağışık yanıtınız patojen ajana karşı spesifik olarak oluşabiliyor ve yeterince güçlü ise, isterseniz içi virüs dolu şırıngayı damardan zerkedin, beden onu şaşırtıcı bir hızda kontrol altına alacaktır. İmmün sisteminiz bu patojen için spesifik değil ve yetersiz kalıyorsa, az miktarda patojen bile başınızı belaya sokabilir.

 

Opr. Dr. Cüneyt KONURALP İkinci bölümde;

Mutasyon neden iyi ve beklenen bir şey? Aşılılar mutasyona sebep mi oluyor?

Kuduz köpek ısırırsa, aşı olmayalım mı?

Çocukluk çağı aşıları ve Otizm ilişkisi…

Konularını cevaplıyor…

Yazının ikinci bölümünü okumak için tıklayın >>>

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here