Merih Hanım, Doktorlardan oluşan bir whatsapp grubundaki bazı yazılarımı bloğunda (www.glutensizdunya.com) paylaşarak verdiğim bilgilerin daha çok kesime ulaşmasına hizmet etti. Kendisine teşekkür ediyorum. Bu vesile ile, bu sefer, hekim olmayanların da zorlanmadan anlayacakları şekilde, yazdığım şeyleri toparlayıp özetleyen ve başka görüşlerimi de ekleyeceğim başka bir paylaşımımı sadece Merih Hanım’ın bloğu için hazırlamaya karar verdim. Teknik detayları bir yere bırakıp daha çok sonuç mesajlara odaklanırsak (her maddenin detayı için eski yazılarımı incelemenizi öneririm);

1- İstisnasız her aşı içerdiği farklı kimyasal maddelere ilaveten, hedef antijen dışındaki biyolojik ürünler nedeniyle (ve bazı aşılarda daha da farklı sebeplerle) bedenimize zarar veriyor. Fayda konusu ayrı bir tartışma, sadece bunu bilelim, farkında olalım istiyorum.

2- Aşıların bana göre en büyük zararı bağışıklık sisteminin ayarını bozmaları. Bakın bağışıklık sistemini “zayıflatması” demiyorum, “ayarını bozması” diyorum. Bağışıklık sisteminin yabancı hücrelere ve substanslara karşı alarm vermesini bir çeşit yüz tanıma programına benzetirsek ve aşılar ve diğer bazı faktörler nedeniyle yüz tanıma programının bozulduğunu varsayarsak… Verilen bir eşkali tanıyamaması [enfeksiyon gelişimine yatkınlığa karşılık geliyor] veya başka yüzleri bu şahıs zannederek alarm vermesi [otoimmüniteye karşılık geliyor] söz konusudur. Böyle bir software bozukluğunu düzeltebilecek hiçbir ilaç veya teknik yok. Bence bunu ancak bedenin ana bilgisayarı, bu programı edit ederek yapabilir. Bu konuda başka bir şey yazmayacağım… Ancak, istisnasız hepimizin bağışıklık sistemimizin ayarlarının bozuk olduğunu, bu bozukluğun her bir bireyde belirli bir substans veya hücreye farklı yanıt oluşturacak şekilde sayısız olarak gerçekleştiğini bilmenizi isterim. Bu yüzden bu konuda kimseyi kimseyle karşılaştırmayın. Hata yaparsınız.

3- Bağışıklık sisteminin bir patolojik ajana karşı yeterince koruyucu olduğunu veya olmadığını (veya aşı sonrası koruyuculuk durumunu) bu patojene karşı oluşmuş antikorların düzeyine bakarak söylemek, maalesef Tıbbın bu konuda çok aciz olduğunu gösteren bir husus. Bu, immün (bağışık) yanıtın sadece bir (ve en önemli de olmayan) fragmanı ile amacı çok aşan ve gerçeği yansıtmayan çıkarımlar yapılmasına sebep oluyor ve daha da kötüsü, bu çıkarımlara dayanılarak da profilaksi (koruma) ve tedavi ile ilgili stratejiler belirleniyor, hatta sosyal önlemler alınıyor.

Bu vesile ile, başka bir konudaki düşüncemi söyleyeyim. Bilim sadece ölçebildiği parametreleri ciddiye alır, hesaba katar… Tüm parametreleri ölçemediğini de kabul etmekle birlikte, çıkarım yapılması gereken konularda ölçemediği parametreleri nedense yok sayar. Maalesef, antikor meselesi de bu duruma örnektir. Humoral immün sistemin diğer parametreleri ve çok daha önemli olan hücresel immün sistem ve hatta belki de bilmediğimiz başka faktörler ölçülemediği veya ölçülmesi pratik ve kolay olmadığı için, sadece ölçülen antikor faktörüne göre bazı sonuçlara varılıyor. Bu metodolojik olarak da mantık olarak da hatalıdır ve yanlış sonuçlara ulaştıracağı da bana göre tartışmasızdır.

Yazılarımda patojene karşı oluşan antikor tabirini çok az göreceksiniz. Onun yerine patojene karşı oluşan “immün yanıt” tabirini kullanıyorum. Keşke diğer meslaktaşlarım da bu şekilde kullansaydı.

 

4- Gelelim şu PCR testine… Çok güzel bir yöntem. Soy bağı ve DNA incelemelerinde mükemmel… Ancak, kesinlikle bir tarama veya teşhis testi değil. Bunu ben değil, yakın zaman önce vefat eden testin mucidi Kary Mullis söylemiş. Bu testte döngü katsayısı (cycle constant) adı verilen bir parametreyi arttırırsanız (Richter ölçeğindeki gibi her bir yükseltme, moleküler düzeyde eksponansiyel bir büyütmeye karşılık geliyor) mesela içilmemiş bir çayda bile Corona virüs bulabilirsiniz. Bunun detayına girmeyeceğim. Ancak, testin Corona tayini için karar verilen döngü katsayısının neye göre belirlendiğini ve her yerde aynı katsayının kullanılıp kullanılmadığını bile bilmiyorum. Kaldı ki, bu testin %60 oranında yalancı pozitif çıktığı söyleniyor. Bu neredeyse yazı tura oranı. Düşünsenize, aşısız bir öğretmen ayda 8 kez PCR testi olmaya zorlanıyor. Siz madeni bir parayı sekiz kez atıp sekizinde de mesela tura geleceği olasılığına cebinizdeki parayı yatırır mısınız?

Sonuçta PCR ile etiketlenip istatistiklere giriyorsunuz ve Covid’le ilgili tüm parametrelerin dayandığı ana istatistik bu testin pozitifliğine bağlı. Tüm kararları da bu etkiliyor. Bunun bir tek beni huzursuz ettiğini sanmıyorum. Tabii ki söyleyecek  çok şey var. Ama bu konuyu da burada kapatıyorum.

5- Mutasyon (varyant oluşumu) konusu… Bu konuda detaylı açıklamalar yapmıştım. Dolayısı ile, direkt sonuç mesajı tekrarlayayım. Mutasyon özellikle doğal sıra ve organizasyonuyla geliştiğinde kötü değil, iyi bir şeydir ve eninde sonunda ya tam eradikasyon (patojenin o konak için tehlike olmaktan tamamen kalkması) ya da patojen organizma ile konak hücrenin birbirine uyum gösterdiği kronik bir enfeksiyonla sonuçlanır.

Ve en önemli mesaj… Patojenin antijenik yapısının öncelikle değiştirildiği mutasyonlar (mesela Covid için Delta, Delta plus, Mu varyantları) AŞISIZ DEĞİL AŞILI KİŞİLERDE OLUŞUR. VE AŞISIZ KİŞİLERİN AŞILI BİREYLERİ MUTASYONU HIZLANDIRARAK TEHLİKEYE ATTIĞI BİLGİ VE ÖNERMESİ KESİNLİKLE YANLIŞTIR.

Bu konuda ille de bir çıkarım yapmak zorunda isek, aşılılarda gelişen doğal sırası bozulmuş varyant virüslerle diğer aşılıları ve aşısızları riske atıyor olabilir. Aşısızlarda oluşan mutant varyantlar ise, konak hücre ile uyum konusunda da çalışmış olduklarından hem aşılılar hem de diğer aşısızlar için daha hafif veya subklinik seyirli enfeksiyonlara sebep olabilirler. Yani, toplumda, aşısız insan sayısını ne kadar yüksek tutarsanız, daha uyumlu mutant oluşumu için de o kadar çok biyolojik ortam yaratmış olursunuz… Bu da pandeminin şidetinin ve süresinin daha hızlı azalması anlamına gelecektir. Bakın bu önemli ve maalesef başka bir yerde duyamadığım bir cümledir; lütfen tekrar okuyunuz. İnanın bana, bu, ağıza sakız olan “toplumsal bağışıklık” tabirinden daha önemli ve faydalı bir durumdur.

6- a- Başka bir hususa geçiyorum. Aşı konusunda çekincelerini paylaşan neredeyse herkese “aşı karşıtı”, “cahil”, “bilim düşmanı” ve hatta “şarlatan” gibi isimler takıldı. Son üç terim biraz saygısızlığa da giriyor, lakin onları değil “aşı karşıtı” tabirini tartışacağım. Maalesef bu tabir bilerek ve bir NLP taktiği olarak kullanılıyor. Bir cümlede “…. karşıtı” tabirini kullanırsanız karşı tarafın bilinçaltında bir savunma refleksi uyandırırsınız… Çünkü organizma bunu “bana (yani kendisine) karşı” olarak algılar… Yani bir başka deyişle aşı karşıtı olarak etiketlenen bir şahıs daha ilk kelimesini bile söyleyemeden  1-0 geriden başlar. Dinleyen veya okuyanda bir antipati, bir önyargı oluşmuştur bile. Bu önyargıya girenlerin bir kısmı siz ne derseniz deyin, kulaklarını kapatırlar, ikna edilmeleri çok zordur. Bu nedenle, bu tabirin kabullenilmesini ve kullanılmasını uygun bulmuyorum.

b- Diğer bir husus da, “aşılılar” ve “aşısızlar” şeklinde yaratılmaya çalışılan kutuplaşmanın aynı zamanda “aşı taraftarı” (bakın burada da NLP var) ve “aşı karşıtı” şeklinde de oluşturulması. Bu gittikçe daha tehlikeli bir yere gidiyor. Bilimde kişiselleştirme, sansür veya ötekileştirme diye bir şey olmaz. “Ben Dünya’nın düz olduğunu ispatlayacağım size” diyen bir adamı bile önce dinlemelisiniz. Eğer saçma, çelişkili ve çok subjektif ifadelerle buna dayandığını anlarsanız, notunu verir ve artık ondan sonra onu ciddiye almayabilirsiniz. Aşı, bağışıklık sistemi, mutasyon ve Covid hakkında farklı görüşte açıklamalar yapmak isteyen insanlara -daha ne söyleyecekleri bile dinlenmeden- neden protestolar yağıyor? Bu konularda çekinceleri olan bir hekim; neden “bilimsel düşünme özürlü” veya “şarlatan” olmak zorunda? Evet, belki bir kısmı öyledir (hatta mutlaka öyleleri vardır). Ama dinlemeden buna nasıl karar verebiliyorsunuz?

Tartışma programlarında görürsünüz, dolu ve ikna edici cümle kuramayan tartışmacılar diğer konuşmacıların sözlerini sıklıkla keserek, çok yüksek sesle ve sanki azarlar gibi konuşarak, konuyu geçiştirmeye ve değiştirmeye çalışarak ve jest ve mimiklerini çok abartılı ve hatta rahatsız edercesine kullanarak kendilerini ifade etmeye çalışırlar. İnternet ve diğer ortamlardaki sansürler de sizi düşündürmüyor mu? Adam bilimsel bir açıklama yapmak istiyor, anahtar kelimelere takılıyor veya sonradan post’u siliniyor. Bunun sembolik olarak yukarıda anlattığım tartışmacı ile aynı şey olduğunu görebiliyor musunuz? Ben prensip olarak konuşması önlenmeye çalışılan herkesi daha bir dikkatle dinlerim (bilimsel konularda).

c- Gelelim şu herkesin kafasını karıştıran istatistikler konusuna… Bir söz vardır: “İstatistik yalan söylemez, ama yalan söylemek isteyen bunu istatistikle söyler” diye…

Bir Hekim ve araştırmacı olarak beni çok üzen bir gerçek var. Index Medicus’a giren yüksek Impact Faktörlü Tıp dergilerindeki makalelerde bile oldukça yüksek oranda yanlış metodoloji ile kurulmuş çalışma var. Metodolojisi doğru olanların bir kısmında da yanlış istatistik yöntemleri kullanılmış. Buraya kadar problem olmayanların içinde de yanlış yorumlanan ve istatistik sonuçlarla uyuşmayan çıkarımların yapıldığı makaleler var (ancak kendi yorumunuzu yapıp bu bilgileri yine de kullanabilirsiniz).

Bir de fabrikasyon (tüm rakamların ve sonuçların uydurulduğu) makaleler var, ki onları ayırmak bazen çok zor oluyor. Çalışmalarda elde edilen verilerin doğru ve tarafsız olarak kaydedilmediği makaleler de başka bir grup. Bunların dışında kalan makaleler çok kıymetli, ancak maalesef sayıları fazla değil. Ben çok kıymetli dergilerde hakemlik yaptım, bunların her birine yakından şahit oldum. Hakemlerin yukarıda belirttiğim problemleri değerlendirmeleri için gönderilen makalelerde görememeleri ve yayına kabul yönünde görüş bildirmeleri, bilime yapılabilecek en büyük kötülüktür aslında… Sonuçta, maalesef manipülasyon yapılmasının çok kolay olduğu bir ortam var ve Bilim bu kirliliğin içinde ilerlemeye çalışıyor. Bu nedenle, okuduğunuz her veriye veya sonuca da hemen atlamayın derim…

Tabii, bir de sunulan verilerden işine geleni ayıklayıp kendi tezini destekliyormuş gibi gösterenler var. Bunun özellikle bu aşı, Covid tartışmalarında fazlasıyla yapıldığını gördüm. Aşıya olumsuz bakanlar da, aşı olmaya zorlamaya çalışanlar da yapıyor. Ancak, sonra bir şekilde kötü niyetleri deşifre edildiğinde de zor durumda kalıyorlar ve o kişi gibi düşünenlere karşı da olumsuz bir önyargı oluşmasına vesile olmuş oluyorlar.

Bu konularda saatlerce yazıp konuşabilirim… Lakin konuyu dağıtmak istemiyorum. Bu maddeye de bu kadar yeter…

7- Peki… Sonuca gelelim… Gündemin en önemli konusu Covid ve aşılar olduğuna göre, ne yapmalıyız?

Öncelikle aşıların olumsuz etkileri insanlardan saklanmamalı. Peki bunları bilmesine rağmen birileri aşı olur mu? Olur… Olmak isteyecektir…

Şöyle düşünecek: Bu Covid mereti bazı kişileri öldürüyor. Eğer hastalığa yakalanırsam belki beni de öldürecek veya çok ağır geçireceğim. Tamam, aşının bir sürü yan etkisi olabilir. Covid antijenleri ile birlikte birçok alakasız hücre, o hücreleri enfekte etmiş olabilecek başka virüs, bakteri vs. antijenlerini de alacağım için bağışıklık sistemimin ayarları iyice bozulacak, otoimmünite artacak ve gelecekte Multipl Skleroz, Myokardit, Alzheimer, Diyabet, ağır romatizmal hastalıklar ve belki de bazı kanser tiplerine vs. yakalanacağım. Aşıdaki diğer kimyasalların da ciddi toksik etkileri olabilecek. Ama ya onlardan önce Covid’den ölürsem? Evet, aşı da %100 korumayacak, ancak şansımı denemek istiyorum. Hele bu vartayı atlatayım, Tıp da ilerliyor. Belki aşının uzun dönem yan etkilerini düzeltecek bir tedavi de bulunur, onları da atlatmış olurum… Evet evet… Ben aşı olayım… Riskleri bilen bir kişinin özgür iradesi ile aldığı bir karardır bu… Herkesin de saygı duyması lazım.

Ancak, bu karar aşının yan etkileri ve içeriği saklanarak veya işyerindeki ve dışarıdaki hayat zorlaştırılarak veya mahalle ve toplum baskısıyla veya bir ülkeye giriş şartı olarak dayatılırsa… Kusura bakmayın ama bu özgür iradeye müdahaledir.

Peki aşı olmak istemeyen kişi nasıl düşünecek? Aşıyla ilgili yukarıda bahsedilen  bir sürü olası (ve çok daha fazlası) komplikasyon söz konusu iken kendimi riske atmamayı seçiyorum. Bunları çok tehlikeli görüyorum. Aşı olsam ve koruduğu (en azından yeni bir varyant oluşana kadar) şanslı gruptan biri de olsam, bu benim bağışıklık sistemimi iyice bozacak. Bir sonraki başka adlı salgında daha da hassas bir hale geleceğim. Sonuçta aşı olmayarak başkalarını (aşılı veya aşısız) riske atmayacağımı da bildiğimden diğer insanlara karşı da vicdanım rahat… Evet, aşılılarda oluşan mutant virüsler benim için de tehdit oluşturuyor, ancak, onlar da kendilerini korumak için öyle bir seçim yapmışlar. Yani onlar aşının risklerini göze aldılar ise, ben de eski Covid’in ve onlardan gelecek yeni Covid varyantlarının riskini göze alıyorum. Benim seçimim bu… Herkesin bu insanlara da saygı duyması lazım.

Bu konuyu bir halk hareketine götürmeye gerek yok. Bedenine alakasız hayvanların hücrelerini sokmak istemeyen bir insanı neden aşı olmaya zorlarsınız? İstemiyorsa olmasın. Yukarıda defalarca açıkladığım üzere, aşı olmayanlar aşılıları riske atmıyor, pandeminin uzamasına da sebep olmuyor (tam tersi, yani aşılamanın doğal sıralı mutasyonu geciktirerek pandemiyi uzatacağını ise söyleyebiliriz). Buna rağmen siz baskıyla aşı olmaya zorlarsanız ve bir de doğru olmayan bilgilerle beynini yıkayarak bunu yapmaya çalışırsanız, işte o zaman insanın aklına ister istemez başka şeyler geliyor.

Aşı olmak isteyenin ruh haline de saygı duymak gerekli. Aşı olmayın diye tellallık yapmak da saygısızlık ve özgür iradeye müdahale… Ama bilgilendirin, ondan sonra kararını versin. Daha önce defalarca yazdım. Ben kimseye aşı olmayın demedim şimdiye kadar. Hatta benim annem, düşüncelerimi ve aşılar hakkındaki doğru bilgileri bildiği halde kendi öz iradesi ile iki doz Sinovac oldu. Müdahale etseydim en başta ona ederdim…

Bilgi ve bilgiye ulaşabilmek çok önemlidir. Birileri birilerinden bilgi saklıyor veya kasıtlı olarak yanlış bilgi veriyor ise, sakladığı bilgileri öğrendiği takdirde farklı şekilde davranacağını öngörüyor demektir. Doğru bilgiye ulaşmanın yolunu keserseniz, kişiler sizin istediğiniz kararları özgür iradeleri ile aldıklarını sanırlar. Bir şekilde doğru bilgiye ulaşanlar ise yasaklar, kısıtlamalar ve baskılarla özgür olmayan irade ile karar vermeye zorlanırlar…

Bilginin doğrusu aklınıza ve mantığınıza da oturandır. Bilim kurulu üyesi, Başhekim, profesör, doçent, İsviçreli Bilim adamları gibi metaforlara kapılmayın. Bilginin kimden geldiği değil, içeriğidir esas olan.

Mesela, “aşısız olanlar hastalığa kolay yakalandıkları için virüs mutasyon geçiriyor, bu sefer aşının koruduğu spektrumun dışında virüsler ortaya çıkıp aşılıları da riske atıyor” şeklindeki bir açıklama size ne kadar ikna edici geliyor? Virüs aşısızları kolayca enfekte edebiliyorsa neden antijen yapısını değiştirecek bir mutasyona girsin ki? Zaten kendi şifresi işe yarıyor. Biyoloji ancak bir şey işe yaramamaya başlarsa çözüm üretir, değişime girer. Açıklamayı yapanlar bu çelişkiye bir açıklama getirdiler mi? Hayır… “Biz konunun uzmanlarıyız. Biz söylüyorsak öyledir”… Kusura bakmayın, ama yok öyle bir şey… Verdiğiniz bilginin içini titrinizle veya ünvanınızla değil, mekanizmayla, mantıkla, çelişkisizlikle, veriyle dolduracaksınız.  Aynı konuda ben de diyorum ki (detay için eski yazılarıma bakın), aşılıda virüsün şifresi, yani bilinen antijenik yapısı aşı ile birlikte zaten daha önceden verildiği için virüs öncelikle şifresini değiştirmek zorunda kalıyor, bu da hem aşılıların hem de aşısızların bağışıklık sistemlerinin henüz tanımadığı yeni bir varyantın oluşması ile sonuçlanıyor. Dolayısı ile, antijenik yapıları değişen mutant virüsler aşılı hastalarda oluşur, aşısız hastalarda değil. Bu açıklamada bir çelişki görüyor musunuz? Diğer açıklama ile karşılaştırdığınızda hangisi daha mantıklı ve -hukukçuların deyimiyle- hayatın akışına uygun geliyor?

Son sözler…. İnsanlar korkuyor. Ölüm korkusu yaşıyorlar. Böyle bir ortam her türlü manipülasyona çok uygun. Bu nedenle her duyduğumuza da hemen inanmayın (benim yazdıklarım da dahil); üzerinde düşünün, aklınızda tartın. Ancak, -bir kısım insanlar tarafından şişirilmiş veya değil- başkalarının ölüm korkusuna da saygı duymamız lazım. Kimse kimseyi seçimlerinden veya düşündüklerinden dolayı aşağılamasın. Herkes bir başkasının seçimine saygı göstersin. Ve bilin ki, birinin seçimi, diğerini anlamlı bir riske sokmuyor. Ve eninde sonunda bu günler de geçecek. Sonrasında da -inanın bana- geriye baktığınızda, “o zamanlar neden böyle tepkiler vermişim ben” diye kendi kendinize şaşıracaksınız.

NOT: Bilimsel makalelerdeki veya çeşitli medya kanalları ile sunulan bildirilerdeki veri ve yorumların ve tavsiyelerin ciddiye alınırlığını etkileyen başka bir önemli faktör de “conflict of interest” (çıkar çatışması)tir. Mesela (herhangi bir suçlamada bulunmak anlamında söylemiyorum) Almanya’da Biontech aşısını üreten firmanın ortak kurucusu ve CEO’sunun Türk olması bize sempatik gelebilir, ancak bu aşı ile ilgili yaptığı her açıklama ve öneriyi “çıkar çatışmasını” göz önüne alarak dinlemeliyiz.

Aynı şekilde, aşılarla ilgili olumsuz kanaat bildiren kişilerin de çoğu “şarlatan” veya “çıkar catışması” içinde olmakla suçlandı. Bu kişilerin genellikle sansasyon yapmak istedikleri, reklam yapmak ve tanınmak için, yani dikkat çekmek için bu tür beyanlarda bulundukları, genellikle kendi geliştirdikleri bitkisel ilaçları veya yöntemleri pazarlamayı amaçladıkları iddia ediliyor. Arada bu tür şahıslar da olduğunu ben de görüyor ve kabul ediyorum. Lakin, bu nitelemeleri kendim için kesinlikle kabul etmiyorum. Benim herhangi bir web sitem, youtube kanalım veya blogum yok. Sosyal medya hesaplarımda da aşı ve benzeri konularda bir kelime yazmışlığım olmamıştır (sayfalarımda bu okuduğunuz yazıların bile linklerini koymadım, bahsini etmedim). Şu ana kadar TV, radyo ve internet bazlı hiçbir yayına katılmışlığım yoktur. Üye olduğum bazı doktor gruplarının da geçen ay sonuna kadar oldukça sessiz bir üyesiydim. Dayanamayıp yazmaya başladıktan sonra beni bulan Merih Hanım oldu. Yani yazılarımı yayınlayacak bir yer var mıdır diye düşünmüyordum dahi. Herhangi bir hastane ile bağlantım yok. Kendi muayenehanem var, ancak uzun bir süredir hasta kabul etmiyorum ve bir süre daha kabul etmeyeceğim. Pazarladığım veya reklamını yaptığım hiçbir ürünüm yok. Şöhret olmak veya tanınmak gibi bir derdim ve amacım yok. Bir yerlerin başına geçmek, en yetkili kişi olmak gibi şeyler bende kepek yapar; hiç haz etmem. Siyasetle zaten hiçbir alakam yok.

Neyse… Demek istediğim şudur ki, aşılar hakkında olumsuz şeyler söylemekle herhangi bir menfaatimi destekliyor olma ve birilerine yaklaşma gibi bir derdim olmadığı gibi, diğer düşüncede olanlara karşı bir hesabım da yok. Ortalığı karıştırmak isteyen bir insan değilim. Sadece insanların doğru bilgilendirilmesini ve uyanık olmalarını ve verecekleri her kararı özgür iradeleri ile almalarını arzu ediyorum. Doktor kelimesi köken olarak “öğreten”den gelir. Bu yükümlülüğümü yerine getirmese idim, vicdanım rahat etmezdi.

Saygılarımla.
Doç. Dr. Cüneyt Konuralp

16 Eylül 2021 tarihli ekleme. Dr Cüneyt Bey’in, yazılarını farklı platformlarda paylaşanlardan bir ricası var. Aynen paylaşıyorum:

Merhaba Merih Hanım,

Twitter’da sizin sitenizden aldıkları yazıların belirli fragmanlarını tweetlerinde paylaşanlar (ve re-tweetleyenler) var (tabii başka mecralarda da var). Ancak, bu işi sadece belirli bir cümleyi alıp sonrasına bana ait olmayan yorum eklemek şeklinde yapanlar da var…(Siz yazıların tümünü noktasına virgülüne dokunmadan aktarıyorsunuz, ama böyle yapanlar var.) Tabii, onu okuyanlar da HAKLI OLARAK “aklınıza şaşayım” gibi yorumlar yapmışlar. Eğer yazdığım şeyler farklı mesajlar için veya ideolojik amaçlarla kullanılır ise üzülürüm…

Size bazı örnekler vereyim:

[Dr. Cüneyt Konuralp; “Toplumda, aşısız insan sayısını ne kadar yüksek tutarsanız, daha uyumlu mutant oluşumu için de o kadar çok biyolojik ortam yaratmış olursunuz… Bu da pandeminin şidetinin ve süresinin daha hızlı azalması anlamına gelecektir.” Aşılar pandeminin sürmesi için!] Burada, tırnak içinde olmayan son kısım bana ait değil ve de kesinlikle benim düşüncemi de yansıtmıyor. Ben aşıların pandemi veya hedef hastalığı uzatmak amacıyla piyasaya sürüldüğünü hiçbir zaman iddia etmedim ve böyle olduğunu da düşünmüyorum. Bahsi geçen cümlenin önceleri ve sonraları okunduğunda, ne demek istediğim anlaşılacaktır.

Başka bir örnek:

[Dr. Cüneyt Konuralp; “Aşıların bana göre en büyük zararı bağışıklık sisteminin ayarını bozmaları. Bakın bağışıklık sistemini “zayıflatması” demiyorum, “ayarını bozması” diyorum.” Aslında insanın ayarını bozuyorlar! ‘Yeni Yazılım’ nedir ki? mRNA!]. Burada da, “aslında” kelimesinden sonra başlayan kısım bana ait değil. Ben mRNA ile bizi yeniden kodluyorlar ve bağışıklık sistemimizn ayarını bozuyorlar gibi bir iddiada hiçbir zaman bulunmadım. mRNA ile DNA’mızın şifresinin değiştirildiği iddiasına ise henüz ikna olmamış bulunduğum için bu konuda bir şey de yazmadım.

İkna olmayıp arkasında durmayacağım şeyi yazıp altına imzamı atmam. Altına imzamı attığım her cümlemin de arkasındayım… Bağışıklık sisteminin ayarının (en başta da spesifitesinin ve sensitivitesinin) aşılar yüzünden neden bozulduğu konusunda yazılarımda gerekli bilgileri vermiştim.

Çok soru geldiği için başka bir konuya  daha değinmek istiyorum. Aşıların yan etkilerinin sülük ve hacamatla giderilip giderilemeyeceği çok konuşuluyor ve soruluyor. Evet, bunları yapabilirsiniz [yine yanlış anlaşılmasın, “yapın” demiyorum, “yapılabilir” diyorum], ancak etkileri daha çok toksinlerin ve belki aşıdaki bazı hücre parçalarının temizlenmesi ile sınırlı olacaktır. Kaldı ki, elimizde sülük ve hacamat dışında da araçlar var (Akupunktur, Homeopati, Hormesis, Bioresonans, şelasyon, kanın yıkanıp temizlendiği değişik başka yöntemler, vs.). Bununla birlikte, benim en sıkıntılı bulduğum hususa yine hitap edilememiş oluyor.

Aşı enjekte edildiği anda, beden çok kısa süre içinde zerkedilen substansların envanterini çıkartır ve bu veri tabanına kaydedilir, sonrasında da bunların her biri için bir karara varılır (çok sonradan oluşan antikorlarla karıştırmayın bunu). Bir kısmına bağışık yanıt oluşur (ancak dediğim gibi, ayarımız bozuk olduğu için bu da bazılarımızda otoimmünite ile sonuçlanabilir), bir kısmı da kimbilir hangi reaksiyonların tetikleyicisi olur… İşte bunlar sülük, hacamat, akupunktur, bitkisel ilaç gibi uygulamalarla düzeltilemeyecek şeyler. Çok daha farklı yaklaşımlar gerektiriyor…

Her neyse… Okuyuculardan tek bir ricam var… Yazılarımdan istifade etmeniz beni mutlu eder. Ancak, paylaşacak iseniz, sadece hoşunuza giden cümleleri paylaşmanız yanlış anlaşılmalara yol açacaktır. Her cümlenin öncesi ve sonrası benim tarafımdan bilinçli yazılan ve tamamlayıcı, açıklayıcı özellikleri olan bilgiler içeriyor. Sadece belirli bir fragmanı paylaşmanız veya yazının bütününde hiç olmayan bir yorumu yanına eklemeniz sizin amacınıza da zarar verir, benim itibarımı da zedeler. Bu durumu anlayışla karşılayacağınıza eminim.

Saygılarımla.

Doç. Dr. Cüneyt Konuralp

Doç. Dr. Cüneyt Konuralp’in Tüm Yazıları >>>

Bağışıklığın takibinde antikorlar doğru kriter mi? 

Aşısızların mutasyona sebep olup aşılıları riske attığı doğru mu?

Mutasyon halka algılattırılmaya çalışıldığının aksine, KÖTÜ DEĞİL, İYİ BİR ŞEYDİR

mRNA Aşılarındaki Grafen Meselesi

2 YORUMLAR

  1. Merih hanım doktor beyin yazılarını bize ulaştırdığınız için teşekkür ederim. Toz duman içinde kalınca, dingin bir şekilde belirtilmiş fikirlere ihtiyaç çok oluyor. Fakat size bir önerim olacak. Sitenizi ziyaret eden kişilerin yazılara daha iyi odaklanabilmesi için reklam yerleşimini biraz düzeltmeniz gerekiyor. Çoğu zaman sitenize yazı okumak için girip okuyamadan çıktığım oluyor reklamların yanlış yerleşiminden dolayı. Saygılar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here