Not: Aşağıdaki yazı Kalp ve Damar Cerrahisi uzmanı Doç. Dr. Cüneyt Konuralp tarafından kaleme alınmıştır.

Mikroorganizmaların nasıl hastalık yaptıkları veya hastalıklardaki rolleri hususu Tıp’ta en tartışılan konulardan biridir. Mikrobiyolojinin babası kabul edilen Hollandalı Antonie Philips van Leeuwenhoek’in 1675’de Bakterileri ilk defa Işık Mikroskobunda keşfetmesi ile varlıkları kabul edilen mikroplar, üzerlerinde en çok spekulasyon yapılan canlı türü olmuştur.

Bu konuda ortaya atılmış ve günümüze kadar popularitelerini koruyabilen iki ana teori mevcuttur:

            Germ (Mikrop) Teorisi: İlk olarak 1792’de Avusturyalı Marcus Antonius von Plenciz tarafından tohumları atılan ve daha sonra 1864’te Fransız Kimyacı Louis Pasteur tarafından geliştirilen bu Teori, dış ortamdan gelen mikropların bedene girince çoğaldıkları ve hastalıklara sebep olduğu ve dolayısı ile bu hastalıkların tedavi edilmeleri için mikropların öldürülmeleri gerektiğine dayanır.

            Terrain/Cellular (Ortam/Hücre) Teorisi: İlk olarak Fransız Fizyolog Claude Bernard tarafından ileri sürüldüğü ve yine Fransız Kimyacı Antoine Bechamp tarafından 1850’lerde geliştirildiği üzere, bedenin içinde bulunan mikropların normal koşullarda bir hastalığa sebep olmadığını, ancak konak organizmada bir problem olduğu zaman bu mikropların hastalıklara sebep olacak değişimler gösterdiğini savunan bir teoridir. Bu teorideki detaylara girmeyeceğim.

Buna göre, primer hastalık sebebi Germ teorisinde dışarıdan bedene giren mikroplar iken, ortam teorisinde konak organizmanın kendisidir. Germ teorisine göre; hastalık her an her yerde çıkabilir, çünkü dış (eksternal) faktörlere bağlıdır. Ortam teorisine göre ise; hastalık ancak bedenin dengesinin bozulması durumunda çıkabilir, çünkü iç (internal) faktörlere bağlıdır. İyileşmenin veya sağlıklı olmanın anahtarı; Germ teorisinde savunmayı güçlendirmek (aşı, anti IG, vs. ile) ve mikropları öldürmek (antibiyotik, antifungal, antiviral ilaçlar, vs. ile), Ortam Teorisinde ise bedeni dengede tutmaktır (sağlıklı ve doğal beslenmek, zararlı alışkanlıklardan kaçınmak, egzersiz yapmak, vs. ile).

Germ Teorisi basittir ve düz mantık içerir. Aynı zamanda İlaç Endüstrisinin de işine gelir. Terrain Teorisi daha kompleks açıklamaları gerektiriyor. Lakin, bu ekole göre yapılan uygulamalar başta İlaç Endüstrisi’ni beslemese de sonrasında yan bir sektör yarattı. Endüstri iki yaklaşımdan da büyük paralar kazanıyor.

Yapılan bilimsel çalışmalar Terrain teorisini daha çok destekler yönde. Bu teoride bakterilerin bulundukları ortama ve koşullara göre kendilerini ayarladıkları, uyum gösterdikleri, hatta bir formdan başka bir forma geçebildikleri iddia edilmiş. Nitekim, Kalın bağırsağın en meşhur floralarından biri olan dost E. coli’nin ortamın değiştirilmesi ve farklı besinlerin sunulması ile Tifoya benzeyen zararlı bir bakteriye dönüştüğü gösterilmiş. Edward Carl Rosenow 1914’te The Journal of Infectious Disease dergisinde yayınlanan bir çalışmasında, Streptokok bakterilerinin uygun veya farklı bir ortam sağlandığında Pnömokok bakterisine dönüştüğünü, ortam tersine döndürüldüğünde ise tekrar Streptokok’a döndüğünü göstermiş. Oysa biz bunları iki ayrı bakteri olarak biliyoruz. Yine Dr. Cash Asher de “kok” şeklindeki yuvarlak türdeki bakterilerin “basil” şeklindeki çubuk türdeki bakterilere dönüşebildiklerinden bahsediyor. Bu da bize Mikrobiyoloji’de öğretilen temel bilgileri altüst eden bir saptama…

Lakin, tüm zorlamalara rağmen, her iki teori de infeksiyon hastalıkları veya mikrop-konak hücre ilişkisi açısından tek başına bazı senaryoları açıklayamıyor.

Örneğin;

1- Dışarıdan bedene giren her mikroorganizma hastalık yapmıyor.

2- Dışarıdan bedene giren belli bir mikrop türü hastalığa sebep olsa bile herkeste aynı kliniğe yol açmayabiliyor.

3- Belli bir organ veya alan için normal flora kabul edilen bir mikrop tipi, başka bir organ veya alanda bulunduğu takdirde hastalığa yol açabiliyor.

4- Belirli dönemlerde bilinen veya yeni ortaya çıkan bir mikroorganizma salgınlara veya pandemiye yol açabiliyor. Bir süre sonra da bu salgın/pandemi ortadan kalkıyor. Bu hem Germ hem de Terrain teorisi ile açıklanamayan durumlardan biri.

5- Hiçbir insanın (veya hayvanın) florası bir diğerininki ile birebir aynı değil.

6- Terrain Teori beden hastalandığı zaman mikropların tehlikeli olduğunu söylüyor. Ancak, gayet sağlıklı gözüken insanlar da hastalanabiliyor ve hatta ölebiliyorlar.

Günümüzde her iki teori de ciddi eleştiriler aldığı halde yerlerine geçecek başka bir teorinin de üretilemediğini görüyorum. Yeni bir teori geliştirmektense; “bu durum Germ Teorisi’ne uyuyor, şu durum Terrain Teorisi ile açıklanabilir” gibi kaçamak açıklamalarla yetiniliyor. Yazılarımı okuyanlar da beni tanıdılar artık. En klasik ve standart bilgileri dahi akıl süzgecimden geçirmeden kabul etmediğimi, Biyolojiye bir Felsefe gibi baktığımı, amacını ve büyük resmi görmeye çalıştığımı biliyorsunuz. Bu bakış çerçevesinde; “mikroorganizmaların nasıl hastalık yaptıkları veya hastalıklardaki rolleri” konusu üzerinde uzun süredir düşünüyordum. Sonunda tespit ve birikimlerimi biraraya getirerek bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Evet… Ben okuyacağınız bu yazıda bütün senaryoları açıklayabilecek başka bir Teori ile ortaya çıkıyorum. Teorime de biri isim lazım tabii… “Kontrat Teorisi” adını vereceğim ve bundan sonra da bu isimle refere edilmesini istiyorum… Bu teoriyi ismi ve içeriği ile ilk defa Merih Hanım’ın sitesinde yayınlanan bu yazımla paylaşıyorum. Daha önce de “Sebo (Cebo)” kavramını ilk defa bu sitedeki bir yazım (LİNK) ile tanıtmıştım. Bu teoriyi isim ve kaynak belirtmek şartı ile herkes refere edebilir. Yeter ki etik kurallara dikkat edelim, emeğe ve bilginin kaynağına saygı duyalım ve başkasına ait bir şeyi sahiplenmeyelim…

KONTRAT TEORİSİ (CONTRACT THEORY)

Bu teoriyi anlatabilmek için önce bazı bilgiler vermem gerekiyor. Ancak, her şeyi en baştan tek bir yazıda anlatamam… Burada yapacağım açıklamaların da öncesinde, Merih Hanım’ın sitesindeki veya “Bağışıklığın Arka Bahçesi” kitabımda özellikle mutasyonla ilgili yazdığım yazıları okumanızı öneririm. Daha önce verdiğim bilgilerle şimdi okuyacaklarınız birbirini tamamlayacak ve taşların yerine oturmasını sağlayacak.

Bu arada şu açıklamayı da yapmış olayım. “Virüs”lerin gerçekten varolup olmadığı burada tartışılmayacak ve var oldukları ön koşulu ile analizimi yapacağım. Ancak, virüslerin gerçek olmadığı senaryosunda da Kontrat Teorisi’nin geçerliliğini koruduğunu şimdiden belirtmek isterim…

Yaşadığımız Gezegende (Biosfer) ve hatta tüm Evrende; ister tek hücreli ister çok hücreli olsun, canlılığın muhafaza edilmesi ve türün devamının sağlanabilmesi temel olarak iki ana faktöre bağlıdır:

1- Yeterli ve uygun besinin (ihtiyacı olan maddelerin) sağlanması

2- Atıkların (zararlı olan maddelerin) uzaklaştırılması

Şimdi sadece insanları değil her türlü kara, hava ve deniz hayvanı, tüm bitkiler ve tüm mikroorganizmaları düşünün. Her bir canlı türü için sürekli ve bitmeyen bir besin kaynağını sunacak ve tüm atıkları da yok edecek, uzaklaştıracak bir Gezegen olabilir mi? İşte Biyoloji burada tüm canlı türlerinin birbirleri ile iş birliği içinde oldukları olağanüstü bir sistem yaratmaya çalışmaktadır. Muhtemelen Milyonlarca yıl önce başlayan bu “organize iş birliği” operasyonu halen devam etmektedir ve uzun bir süre de devam edecektir.

Canlılar kendilerine zararlı, toksik olan (canlı veya cansız toksin) ve kendilerine zararlı olmasa da kullanamadıkları maddeleri atarlar. İşte bu sistemin anahtarı da budur. Biyolojide her atığın muhakkak bir alıcısı vardır. Yani başka bir deyişle, size zararlı olan veya kullanamadığınız bir başkası için besindir veya kullanabileceği bir maddedir. Ve sizin atığınızı besin olarak kullanan bu canlı; kalan, kullanamadığı veya kendisine toksik hale gelmiş maddeleri de attığında bu atıklar da sizin veya başka bir canlı için kullanılabilir maddelere dönüşmüştür. Böylece, sürekli olarak hem tüm canlı türleri için besin sağlanmış olur hem de tüm canlı türlerinin atıkları ortamdan uzaklaştırılmış olur. Biyoloji farklı organizmalarda öyle farklı metabolizmalar, biyokimyasal yolaklar geliştirmiştir ki en zararlı veya olmayacak dediğiniz madde bile bazı organizmalar için hayati bir besin kaynağı olarak işlem görebilir. Aslında, Biyolojinin yapmaya çalıştığı şey, Evrenin bütünü için de geçerli olan Termodinamiğin birinci Yasası ile de uyumludur. Nasıl bu Yasaya göre, Evrende enerji farklı formlarda bulunabilir ve bir formdan başka bir forma dönüşebilir, ancak toplam enerji miktarı daima sabit ise; Biyoloji’de tüm canlı türlerinin kullanımı için sabit bir kaynak vardır ve bu kaynak farklı türlerin kullanımına sunulmak üzere sürekli olarak form değiştirir.

Bitki ve hayvanlar aleminin (kara/hava/deniz hayvanları, insanlar, her türlü böcekler, vs.) üyeleri için organizmanın iç kısmında, yüzeyinde veya dışarıda ve hatta ondan tamamen bağımsız olarak bu besin/atık sorunu konusunda karşılıklı olarak birbirlerine faydalı olan mikroorganizmalar veya başka bitki/hayvanlar mevcuttur.

Nasıl soluduğumuz (bir çeşit besin olarak kullandığımız) oksijenin atığı olan karbondioksit bizimle hiçbir bağlantısı olmayan yeşil bitki alemi için bir besin ise ve onun atığı olan oksijenle bu zincir tamamlanıyorsa, bunun gibi binlerce besin/atık döngüsü yaratan birliktelik vardır. Üstelik bu birliktelik çok farklı etkileşimlerle gerçekleşebilir:

1- Organel düzeyinde: Mitokondriyonların çift zarlı, basil şeklinde bir bakteriye benzemesi ve her birinin sirküler (yani çekirdekteki gibi spiral olmayan), kendine özgü bir DNA’sının olması çok eskiden hayvan hücreleri ile özel/kadim bir bakterinin anlaşma yaparak çok derin bir simbiyotik ilişkiye girdiklerini ve bu sayede hayvan/insan hücrelerinin enerji üretimi için oksijeni kullandıkları bir üst sürüme geçebildiklerini düşündürmektedir.

2- Hücre düzeyinde: Hücre içinde yaşayan bazı parazit ve virüslerle ilgili çözemediğimiz bazı sırlar var.

3- Hücrelerarası matriks alanında: Birçok bakteri ve patojen bu alanlarda yaşar.

4- Bedenin sıvıları içinde: Kan, lenf, beyin omurilik sıvısı, eklem içi sıvısı gibi.

5- Organların boşluklu kısmında: Safra kanalları, Bağırsaklar ve sindirim sisteminin diğer boşluklu alanları, bronşlar, sinüsler, idrar yolları gibi.

6- Organların dış yüzeyinde: Ağız, anal ve genital bölge, cilt, göz, saç gibi.

7- Bedenin enerji alanında: Burada canlı ve cansız maddelerin titreşimleri ile karşılıklı uyum (rapport) durumları söz konusu olabilir.

8- Bedenle tamamen alakasız alanlarda: Hayvanlarla yeşil bitkilerin solunum ilişkisinde olduğu gibi.

Biyolojinin ulaşmayı amaçladığı son nokta tüm canlı organizmaların mutlak bir uyum ve anlaşma içinde birbirlerinin besin ve atık sorunlarını çözecek bir evrimleşmeye varmasıdır. Aslında, doğada her olası hastalığın şifasına karşılık gelecek bir madde olduğu söylenir. Bu maddelerin bazıları inorganiktir. Bazıları ise, organiktir ve canlı organizmalar tarafından üretilir (Homeopatinin bazen mucizevi iyileştirmeler yapmasının altında bu durum yatıyor da olabilir). İşte Biyoloji bu proje ile, zaten doğada dağınık olarak bulunan şifayı adeta her organizmanın içine veya yanıbaşına taşıyacak bir sistem yaratmaya çalışmaktadır…

Aslında ilk canlılık veya hayat İnorganik Kimyanın Organik Kimyaya ve Organik Kimyanın da Biyokimyaya evrilmesi ile gerçekleşti. Bir başka deyişle, canlı canlı olmayanın yani maddenin kendini daha farklı bir şekilde ifade etmeye yönelmesi ile meydana geldi. Burada dini bilgi ve inanışları ayrı bir yere koyuyorum. Lütfen sadece bilgiyi alın ve yapacağımız fikir jimnastiğine odaklanın…

Böylece, Evrendeki ilk canlı hücre bir şekilde oluştu. Hücrenin dış ortama uyum göstererek bütünlüğünü muhafaza edebileceği değişimleri gerçekleştirmesi sonrasında farklı hücre/canlı türleri oluşmaya başladı. Bunların her biri farklı metabolik yolları kullanan canlılardı (zaten çeşitlilik ve bol alternatif Biyolojinin olmazsa olmazıdır). Bunun sonucunda, bir tür için zehir veya öldürücü olan, diğer bir tür için elzem olan oldu. Basit gözüken bu başlangıç için dahi kimbilir kaç katrilyon kimyasal kombinasyon gerçekleştirilmiştir. Ancak, şu genel anafikri kavramanızı istiyorum. Biyoloji ve Evrim “arz-talep” konsepti ile gelişen sistemlerdir. Bir canlı önceki versiyonlarına göre geliştikçe veya başka canlı türleri ile karşılaştıkça ihtiyaçları artar. Bu teknik olarak bir “talep artışı”dır. Biyoloji de bu ihtiyaçlara yönelik bazı değişiklikler veya ek donanım sağlar. Bu da teknik olarak “arzın artışı“dır. Bu değişiklik veya ek donanım için en çok kullanılan araç “adaptasyon” ve/veya “mutasyon”dur. Aslında pratik olarak her ikisi de aynı anlama gelse de adaptasyon daha çok canlı hücre veya organizmanın bireysel deneyimi nedeniyle sadece o hayat dönemi için yapılan; mutasyon ise, canlı hücre veya organizmanın sonraki nesillerine de aktarılan ve genetik şifreye de eklenen değişiklikler için kullanılır. Ancak, gelişen ihtiyaç veya hayatta kalabilme konusunda çözüm talebi için adaptasyon/mutasyon hücre/organizmaya her zaman tek başına yeterli olmayabilir veya bazı sebeplerle bu yol tercih edilmeyebilir. Bu durumda Biyoloji, dışarıdan yardım getirir; taşeron işçi gibi… Bu çözüm çok daha basit ve çok yönlüdür. Çünkü, konak hücre/organizma da taşeron işçi gibi yardıma gelen misafir hücrenin başka ihtiyaç veya problemlerine çözüm vaadi sunmaktadır. Unutmayın ki genetik kodda değişiklik yapmayı gerektirecek bir mutasyon çok büyük, zaman alan, türün sonraki kuşaklarını da bağlayan ve önemli miktarda kaynak tüketen bir yatırımdır. Hücre en ufak bir sorunda bu yola başvuramaz. Onun yerine, probleminizi çözecek bir başka canlı türünden (ücreti -yani sizin ona sağlayacağınız başka menfaatler- mukabilinde) yardım alırsınız. Bu yardımı süresiz veya belli bir süre için veya belli bir duruma indeksli olarak kullanırsınız ve işinizi görürsünüz. Normal hayatta da böyle değil midir? Mesela siz bina yaptıran bir müteahhitsiniz. Eski binayı yıktırma, temeli kazdırma, beton döktürme, seramik döşeme gibi işler için tüm ekip ve ekipmana sahip olmanız gerekmiyor ki. Bu işleri yapan taşeron firmalara parasını ödeyip malzeme, ekipman ve kalifiye işçi yardımı alırsınız, sonra kaldığınız yerden inşaata devam edersiniz. İnanın bana Biyoloji daha farklı çalışmıyor. Aslında, “biz ondan farklı çalışmıyoruz” demek daha doğru olur tabii…

İşte bu konak hücre-misafir hücreler ilişkisini bu açıdan düşünün… Sadece bir problemin çözümü veya koşullar çerçevesinde gelişen bir ihtiyacın karşılanması için değil, aynı zamanda canlılığın sürdürülebilmesi için gerekli olan besinleri alabilmek ve kullanamadığımız veya bize zararlı olan atıkları ortamdan uzaklaştırmak veya dönüştürmek için de misafir hücrelere ihtiyacımız var (burada “besin” kelimesi ile metabolizmamızda kullanacağımız her türlü ham madde (substrat) ve bu maddelerin hedef maddeye (son ürün) veya zararlı maddelerin zararsız maddelere dönüştürülmesine yardımcı olan enzimlerin çalışabilmeleri için gerekli olan ko-faktörleri kastediyorum).

Özellikle B12 ve K vitamini olmak üzere bazı vitaminlerin ve metabolizma için gerekli olan birçok başka substansın sentezlenmesi bağırsakta yaşayan misafir bakteriler (flora) tarafından gerçekleştirilir. Yani, İnsan organizması bu tür moleküllerin sentezlenmesi için gerekli olan enzimlerin veya diğer proteinlerin kodlarını DNA’sına eklemeye gerek duymamış, bunun yerine taşeron işçi kullanmayı tercih etmiştir. Aynı şekilde, bazı misafir bakteri, mantar ve hatta parazitler bizim için zararlı olan ve nötralize/elimine edemediğimiz veya nötralize/elimine etme limitimizi aşan bazı toksinleri kendi metabolizmalarında kullanırlar. Yani bizim için zehir olan, onlar için besindir. Hatta bir kısmı bu zehirleri kullanırken, son ürün olarak kendisi için zehir/bizim için besin olan başka moleküller oluşur ve atıkları olan bu maddeleri de kullanırız. Görüldüğü üzere, İnsan organizması bu moleküllerin nötralize/elimine edilmesi için gerekli olan enzim veya proteinlerin kodlarını da DNA’sına eklemeye gerek duymamış, bunun yerine taşeron işçi kullanmayı tercih etmiştir.

Projeyi sadece besin sağlamak, atıkların uzaklaştırılmasına/dönüştürülmesine katkıda bulunmakla sınırlı sanmayın. Misafir hücreler dolaylı veya dolaysız olarak başka bir sürü hizmette bulunabilirler. Mesela, kendi atıkları sayesinde ortamın pH’sının belli bir değerde tutulmasına veya belli bir mineralden/molekülden zenginleşmesine katkıda bulunabilirler. Bu pH ve belirli mineral/moleküllerin varlığı sayesinde başta sindirim enzimleri olmak üzere vücuttaki birçok enzim çalışabilecek ortama sahip olmuş olur. Bu çok çok önemli ve bana göre “sağlık” ile “hastalık” arasındaki sınırın en önemli belirleyicilerinden biridir. Aynı ortam değişimi, zararlı olabilecek başka mikropların ortamda tutunamamasını sağlayarak bağışıklık sistemimize katkıda bulunabilir. Ve/veya tam tersine, o alanda farklı görevler yapacak olan başka misafir hücrelerin yaşayabilmesini sağlayacak bir ortam yaratmış olur (burada ikili değil, üçlü ve daha çoklu anlaşmalar söz konusu).

Misafir hücrenin yapabilecekleri Biyokimya ile sınırlı değildir. Bize veya başka yabancı organizmalara ait ölmüş, parçalanmış hücreleri de bizim için çöpçü gibi toplayabilirler. Yani mikro düzeyde yara debridmanı (mekanik temizlik) yaparlar. Bunu, hücre parçalarını yutarak veya zaten hücrelerarası matrikste olması gereken, zararsız, immün sistemi de alarme etmeyen moleküllere çevirerek yapabilirler. Aynen mide ülserinde Helicobacter pylori bakterisinin yaptığı gibi*

Bu da çok önemlidir. Çünkü ister organizmanın kendisine, isterse yabancı bir hücreye ait olsun, PARÇALANMIŞ HER HÜCRE FRAGMANI bağışıklık sistemi tarafından tehdit veya “self/muafiyet” listesinde olmayan kabul edilir ve savunma/temizlik sistemi o bölgeye yönlendirilir (bu vesile ile, aşıların içeriği ile ilgili 14. yazıma tekrar bir göz atmanızı öneririm). Bu, bir çeşit, o bölge için ilan edilmiş olan bir “teyakkuz” durumudur. Ve unutmayın ki bağışıklık sisteminin saldırdığı veya yoğunlaştığı her bölgede geçici veya uzun süreli veya bazen de maalesef kalıcı olarak ve bizim “inflamasyon” terimi ile adlandırdığımız fenomen gerçekleşir. Böyle bir durumda o bölgede ödem ve organizmanın kendisine ait olan sağlam hücrelerde de kısmi olarak tahribat veya fonksiyon kaybı kaçınılmazdır. Bu, aynı zamanda sonu “it” veya “itis” ile biten birçok klinik kondisyonun da ana mekanizmasıdır (artrit, myokardit, tendinit, gastrit gibi). İşte bu tür durumlar için kullanılan misafir bakteriler, olay yerinde saptanan olağan şüpheli olarak damgalanır ve yanlış bir neden-sonuç ilişkisi kurularak antibiyotik ve benzeri kimyasallarla yok edilmeye çalışılır (Germ teorisinin çatırdadığı yer). Bunun sonucu uzayan inflamasyon ve genellikle “akut …it”in “kronik ….it”e dönüşmesidir. Daha önce farklı yerlerde ve defalarca izah ettiğim üzere, otoimmünite kronik, bitmeyen bir inflamasyonun tipik bir örneğidir ve organizma için de büyük bir kaynak ısrafına ve belki daha da önemlisi misafir hücrelerle yapılmış bir sürü anlaşmanın da iptaline sebep olur. Ne demek istediğimi az sonra açıklayacağım.

Bazı misafir hücreler ise, değişik sebeplerle vücutta gelişen tümoral oluşumların (canlı hücrelerin) küçültülmesine, normal kitle sınırına getirilmesine katkıda bulunur. Bunu da genellikle “likefaksiyon” adını verdiğimiz hücreleri eriterek neredeyse peynir kıvamına getirten bir enzimatik etki ile yaparlar. Daha sonra bu parçalar da iltihap gibi vücuttan atılırlar. Bunun en klasik örneği Tüberküloz (Verem) bakterisidir. Ancak, üçlü-beşli antibiyotik protokolları ile sürekli saldırıya uğrayan bu bakteri ile anlaşma yapma şansımız neredeyse hiç bırakılmadı. Alman Yeni Tıbbı (German New Medicine) sisteminin kurucusu olan Ryke Geerd Hamer, Tüberküloz bakterisinin bu yönünü çok vurgulardı. Biyolojinin sunduğu bu çözüm yolu sürekli olarak sabote edildiği için, anlaşma yapacak uygun bir misafir hücre bulamayan insan organizması mecburen kendi yolları ile bunu halletmeye çalışır. Kendi kaynak ve mekanizmaları ile eritemediğini, yok edemediğini, üzerini Kalsiyumdan zengin bir tabaka ile kaplayarak izole eder. Akciğer filmlerinde de görülen bu kapsüler görünümler, hemen daima geçirilmiş eski bir Verem hastalığının sekeli olarak yorumlanır. Oysa aslında geçirilememiş bir Verem hastalığının sekelidirler :))) Fakülte’de bize öğretilenlerle hakikatler arasında ne tuhaf farklar var, değil mi?

Bazı misafir hücreler de özel Biyolojik programların çalıştırılabilmesi için davet edilirler. Alman Yeni Tıbbı/Total Biyoloji/ Recall Healing gibi öğretilerde de vurgulandığı üzere, duygusal ve fiziksel streslere veya yaşanılan ortamlara adaptasyon gerekliliğine, dokular; embriyolojik kökenlerine (Endoderm, Eski Mezoderm, Yeni Mezoderm, Ektoderm) göre farklı yanıtlar verirler. Burada bu yazıya sığdırmamın mümkün olmadığı farklı biyolojik amaçlar ve araçlar vardır. Bu nedenle, sadece konumuzla ilgili olan kısmına kısaca değinmekle yetineceğim. Beden herhangi bir sebeple (yeni çalıştırdığı bir biyolojik programla alakalı olarak) belli bir hücre grubunu sayısal veya fonksiyonel olarak arttırma veya azaltma gerekliliği duyarsa, bu programın sağlıklı çalışabilmesi için yine bazı misafir hücre türleri ile yeni anlaşmalar yapmak durumunda kalabilir. Tabii, Germ Teorisinin en büyük destekçisi olan Konvansiyonal Tıp uygulamalarının çoğu sürekli olarak bu anlaşmaların bozulmasına sebep olduğu için, beden mecburen bir sonraki alt programa veya destekleyici başka programlara geçmek zorunda kalacaktır. Galiba bu savaş hiçbir zaman bitmeyecek.

Bu arada, kanser hücreleri de misafir hücreler gibi bir anlaşma veya program sonucunda oluşurlar. Ancak, bazı vakalarda bu programlar amacı yerine getirmek için yeterli olmaz ve kişinin ölümü kaçınılmaz olur. Bazı vakalarda ise programın amacı ortadan kalkınca “spontan regresyon” dediğimiz bir süreçle tam iyileşme görürüz. Ancak, kemoterapi ve radyoterapi gibi saldırgan ve agresif yöntemlerle çoğu kere bu amacı sabote ettiğimiz gibi, hücrelerin en agresif programı olan survival (hayatta kalma) programını aktive ederek her şeyi berbat ederiz…

Hipotez düzeyindeki bir başka etkileşimden de bahsetmiş olayım. Vücuda giren farklı mikropların ve özellikle de virüslerin genetik kod çeşitliliğinin içinde konak hücre için örnek alınabilecek şablonlar olabildiği ve bir şekilde konak hücrenin işine yarayabilecek proteinlerin kodlarının kopyalanarak genom havuzuna eklendiğini ileri sürenler var (ve ilaveten tersi de doğru olabilir; yani misafir hücre de konak hücrenin genomundan istifade ediyor olabilir). Burada amaç, her canlı hücrenin kuşaklarla yaşanan ve aynı zamanda kendi şahsi deneyimleri sonucunda geliştirdiği problem çözücü gen kodlarından başka bir hücre türünün de istifade edebilmesi ve biyolojinin ve evrimin işini kolaylaştırmasıdır. Tabii, dediğim gibi bu bir hipotez. Böyle bir şeyi gerçekten yaşanıp yaşanmadığını ve oluyorsa da nasıl bir mekanizma ile gerçekleştiğini bilmiyoruz. Lakin, olur mu, olur… Biyolojinin çözüm yollarına hangimizin aklı eriyor ki?

Bedende besin ve atıkların en çok bulunduğu bölge sindirim sistemidir. Sindirim sistemindeki misafir hücre sayısı da tüm vücuttaki misafir hücrelerinin büyük bir yüzdesini oluşturur (sadece Kalın Bağırsaktaki flora bile tüm vücuttakinin %70’i). Hatta İnsan bedenindeki tüm self (organizmanın kendisine ait) hücrelerin sayısından bile fazladır. Sindirim sistemindeki flora için Elie Metchnikoff 1905 yılında “Probiotik” terimini kullanmıştır [Probiotic = Pro (PROmoting; sağlığı geliştiren) + bios (canlı) + -ic (sıfat formu)]. Her ne kadar sağlıklı bir bağırsak için farklı Probiyotikler içeren ilaçlar mevcutsa da şunu bilmenizi isterim ki hiçbir kimsenin bağırsak florasının profili, bir diğerininki ile birebir aynı değildir. Yani her organizma kendi özel durumu ve ihtiyaçlarına göre farklı bakteri ve mantarlarla anlaşma yapar.

Sindirim sisteminin, özellikle de Kalın Bağırsağın içinde, yukarıda bahsettiğim “konak organizmanın atığı = misafir organizmanın besini” ve “misafir organizmanın atığı = konak organizmanın besini” ilişkilerinin en güzel örneklerini buluruz. Aslında, bizim (ve tüm hayvanların) gaita olarak dışarı attığımız besin kalıntılarının büyük bir kısmı birçok canlı türüne yataklık eden ve Biyolojinin proje alanını oluşturan bir ekmek kapısı. Gaitanın bu içeriği için ilk olarak Glenn R. Gibson ve Marcel B.  Roberfroid tarafından 1995 yılında “Prebiyotik” terimi kullanılmıştır [Prebiotic = Pre (öncesi, için) + bios (canlı) + -ic (sıfat formu)]. Prebiyotikler, bağırsaktaki sınırlı sayıdaki bakterilerin gelişmesini veya aktivitesini seçici olarak arttıran ve sindirilemeyen gıda bileşenlerini kapsar. Mesela, yediğimiz gıdalarla aldığımız bitkisel lifler büyük oranda bir karbonhidrat (polisakkarid) türü olan Sellüloz ve İnülin içerir. Sindirim sistemimiz başka polisakkarid türleri olan Nişastayı ve Glikojeni sindirebiliyor, ancak Sellüloz ve İnülin’deki Karbon-Oksijen bağlarını kıracak bir enzimimiz yok. Biyoloji istese bunlarla ilgili enzimlerin kodlarını da genom havuzumuza dahil ederdi. Normalde gıdalarla çok miktarda Sellüloz ve İnülin aldığımızı düşünürsek, ilk bakışta böyle bir yatırıma değer gibi gözüküyor. Ancak, Biyoloji bize ters köşe yaparak, daha akıllı bir yatırım görüşü ile, bizim kullanamadığımız bu kaynağı anlaşma yapacağı taşeron misafir hücrelerin ücreti olarak kullanıyor. Aynı zamanda, bu bitkisel liflerin kitlesel ve yapısal özelliklerini de kullanıyor. Su emme kapasiteleri sayesinde dışkının sertleşmesini önlediği gibi, refleks uyarı ile bağırsak hareketlerini de hızlandırtıyor ve kabızlığı önleyerek içinde olabilecek toksinlerin de içeride fazla bekletilmeden atılabilmesini sağlıyor. Dışkıda olabilecek toksinler demişken… Bunların kana geçmeden eliminasyonu için de birçok misafir hücre ile özel anlaşmalar yapılır. Mesela, Candida mantarı çok şeker yer diye bilinir (ki bu yüzden diyabetik hastalarda taşeron işçi olarak özellikle tutulmuş olabilirler). Ancak, daha az bilinen yanları, aynı zamanda bir ağır metal olan civayı da metabolizmalarında kullanmaları. Belki bu yüzden sürekli civa salınımı olan amalgamlı kişilerde veya civaya çok maruz olanlarda ve Otistik çocuklarda Candida bağırsakta dikkati çeker derecede fazla bulunuyor. Tabii, Candidiasis’i bir hastalık, bir Candida istilası olarak gören bir zihniyetle bu mantarlara saldırmanın hem anlaşmayı bozarak bu tamponlamayı önleyeceğini hem de öldürülen Candidaların stoplazmalarından açığa çıkan civaların akut bir zehirlenmeye yol açacağını tahmin edebilirsiniz. Hep dediğim gibi; bu yanlış neden-sonuç ilişkisi kurma problemi Tıbbın en büyük belalarından biri…

            Anlaşma yapılan misafir hücrelerin konak organizma için sentezlediği faydalı maddelerin tümüne The International Scientific Association for Probiotics and Prebiotics (ISAPP) tarafından 2021’de “Postbiyotik” adı verildi [Postbiotic = Post (Post; Gönderen) + bios (canlı) + -ic (sıfat formu)]. Ayrıca, zararlı bir mikrobun ortamda üremesine izin vermeyen veya bağışıklık sistemini olumlu yönde uyararak dolaylı koruma sağlayan misafir hücreler için de “Parabiyotik”, hem misafir hücrelerini hem de bağırsak hücrelerini destekleyen besinsel ürünler için de “Peribiyotik” terimleri geliştirilmiştir.

Ben, reklam kokan ve herbirinden bir pazar yaratılabilecek olan bütün bu zorlama terimlere ilaveten başka bir terim üretmek istiyorum (lakin benimki ürüne dönüşmez, endişelenmeyin). “Atık-biyotik” veya “Waste-biotic”. Bu, hayvan ve insanların dışkı, idrar, vücut sıvıları (gözyaşı, tükürük, meni ve vajinal sıvı, yara akıntıları, balgam, kusmuk, burun akıntısı gibi), saç, kıl, tırnak ve deri döküntüleri, kulak kiri, hatta verdikleri nefes havası gibi farklı şekillerde bedenlerinden uzaklaştırdıkları tüm atıklara benim tarafımdan verilmiş bir addır ve aynen “sebo/cebo” terimi gibi benim ismimle anılmalarını ve refere edilmelerini istiyorum. Önemlidir. Çünkü önerdiğim bu terim, Biyolojinin projesi ve döngünün kuvvetlenmesi için kritik rol oynayan bir atık dünyasını sembolize ediyor. Toprağa, suya ve havaya karışan bu atıklar tek hücreli ve çok hücreli olan ve aynı zamanda bir dönüşüm fabrikası olarak da rol oynayacak çok geniş yelpazedeki canlılar için önemli bir besin kaynağıdır. Bu grubun önemli bir kısmını oluşturan dışkının gübre olarak Bitkiler Aleminde ne kadar değerli olduğunu biliyorsunuz. Dışkı aynı zamanda, başka konaklara geçiş öncesinde misafir hücre adaylarına depo gıda sağlayıp onları hayatta tutan bir ortam sağlıyor. Şimdi artık Biyolojinin Sellüloz ve İnülini parçalayacak enzimlerin kodlarını neden İnsan ve birçok hayvanın genomuna eklememesinin aslında bir eksiklik değil, tam tersine dahice bir planın parçası olduğunu daha iyi idrak ettiğinizi düşünüyorum.

            Disbiosis yani bağırsak florasının dengesinin bozulduğunun saptandığı vakalarda Probiyotikleri, Prebiyotikleri, Probiyotik+Prebiyotikleri (Synbiotik), Parabiyotikleri, Postbiyotikleri veya Peribiyotikleri içeren ilaçlar kullanılmakla birlikte, bence konak hücre-misafir hücre anlaşmasını bozan ortam veya faktörler düzeltilmedikçe, bu takviyelerin hiçbiri kısa dönem etkinin ötesine geçemez.

Gelelim şu konak hücre ile misafir hücresi arasındaki anlaşma meselesine… Biyolojinin ve Evrimin temeli işte buna dayanıyor. Konak hücre ile yabancı hücre karşılaştıklarında, karşılıklı ihtiyaçlar ve talepler çerçevesinde geçici, uzun süreli veya kalıcı bir anlaşma zemini oluşur. Bazen koşullar her iki taraf için de mükemmel olur. Tarafların adaptasyona/mutasyona uğramaları dahi gerekmez. Bu misafir hücrenin tespit edilen alan için flora ailesine katılması anlamına gelir. Bazen de tek veya iki taraflı adaptasyon/mutasyon gerekli olur. Yine bir benzetme yapmak gerekirse, bunu Avrupa Birliği’ne girmek için gereken şartları sağlama süreci gibi düşünün. Bazı ülkeler için karşılıklı olarak bu şartları yerine getirmek kısa sürerken, bizim hikayemizde olduğu gibi, bazı ülkelerde karşılıklı olarak şartların yerine getirilmesi kuşaklar sürebilir. Unutmayın, Biyoloji nihai amacı kovalar. Onun için türün bireylerinin ve tek bir kuşağın önemi yoktur. Biyoloji bütünün iyiliği için fire vermeyi bir problem değil ve hatta çözümün bir parçası olarak görür. Çünkü işe yaramayan bir adaptasyon veya mutasyon, başka alternatiflerin denenmesi ile eninde sonunda doğru adaptasyona/mutasyona gidecek olan yolu açacaktır. Bu süreç aynı zamanda “doğal seleksiyon”a da faydalı olur. Adaptasyon yeteneği düşük ve zayıf olan bireyler türün tümünü riske atacağından dolayı bütünün hayrı için elenirler. Ancak, uzun dönemler sonrasında canlı türü çok daha kuvvetli ve farklı problemleri çözebilme yeteneği ile sonuçlanan bir evrimleşme geçirmiş olacaktır.

Şunu bilmenizi isterim ki, geçmişte bizim için tehlikeli olan, hatta salgınlara yol açan birçok patojen mikrop şu anda bize floramız olarak hizmet ediyor. Ve bu durum Biyolojinin en büyük projesi ile bu şekilde ilerlemeye devam edecek. Biyolojinin nihai amacı patojen olan mikrop sayısını sıfıra indirip tam bir uyumun sağlanması ve kalanın da flora ekibine katılmasıdır. Matematiksel olarak ifade etmemiz gerekirse; Biyoloji, x ‘başlangıçta patojen olan, yani zarar veren tüm mikropları’ ve y de ‘her bir misafir hücre ile yapılan biyolojik kontratı/anlaşmayı’ temsil etmek üzere, “y =1/lim x (x→ 0)” denklemini sağlamanın peşindedir. Ütopik de olsa, Biyoloji bu noktaya ulaştığında (muhtemelen hiçbir zaman ulaşamayacak, ancak buna en yakın noktaya ulaştığında diyelim) tüm canlı türleri için besin/atık konusu sonsuza kadar tam bir çözüme kavuşacağı gibi, yine Biyolojinin kapsamı içindeki tüm canlı türlerinin güçlerini her türlü meydan okuma (challenge) senaryosuna karşı birleştirdikleri bir ortam oluşmuş olacak.

Şimdi burada ilginç bir bilgi vereceğim. Zoonoz kökenli, yani önceleri farklı hayvanların hücrelerinde yaşamaya alışmış olan mikrorganizmalar, İnsan hücrelerine alışmakta en çok zorlananlardır. Aslında tanım olarak Zoonoz, Mikrobiyoloji’de hayvan ve İnsanlarda hastalık yapan mikroplar için kullanılan bir terim. Ancak, kullanım olarak yanlış bir tabir. Ben burada, anlatım kolaylığı açısından Zoonoz’u belirli hayvanlarda yaşayabilen, ancak İnsan hücresine tutunma özelliklerine henüz sahip olmayan mikroorganizmalar için kullanacağım. Bir gün bu Zoonoz ajanı geçirdiği bir mutasyon ile İnsan hücresine de bulaşabilecek veya tutunabilecek hale geliyor (isterseniz bu mutasyondan sonraki haline de yine benim geliştirdiğim bir terim olarak, “Humanoz” adını verelim :))). Bu, hayvan hücresinden insan hücresine sıçrama zamanı genellikle bizim salgın veya pandemi dediğimiz biyolojik hadisenin başlama anına denk gelir. Hatırlarsanız, bu zamana kadar defalarca mutasyonun aslında kötü değil, iyi bir şey olduğunu söylemiştim. Ancak, burada tam tersine, mutasyonla ilgili olumsuz bir durum var gibi gözüküyor, değil mi? Bunu da açıklayayım, çünkü burada çok önemli bir bilgi var. Bir Zoonoz’un, yani sadece hayvanda tutunabilen, onda infeksiyon yapabilen bir mikrobun İnsanda da tutunabilecek, infeksiyon yapabilecek bir mutasyona uğraması (yani Humanoz’a dönüşmesi) Biyoloji için önemli mihenk taşlarından biridir ve evrimin de gereğidir. Bu, o mikroorganizma için ve İnsan hücresi için yeni bir aşamaya geçiştir. O mikroorganizmanın kendisini geliştirerek, hayvan hücresi dışında İnsan hücresi ile de simbiyotik bir hayata geçiş talebi veya bu olayın zamanının gelmesi demektir. Bu simbiyotik ilişki uzun vadede her iki türün devamlılığını sağlamak için alınan bir ek önlem ve güçlerin, yeteneklerin birleştirilmesi anlamına gelir. Ancak, maalesef aynı zamanda sancılı da bir süreçtir. Yukarıda da anlattığım üzere, her iki hücre tipinin birbirine adapte olabilmesi için gereken ve karşılıklı olarak gerçekleşen bir sürü adaptasyon/mutasyon aşaması mevcuttur (bu mutasyonun aşamaları ile ilgili detaylar kitabımda ve Merih Hanım’ın sitesindeki yazılarımda var). Ve bu aşamalar tamamlanana kadar insanlarda ağır hastalık, sakatlanma/organ hasarı, ölüm gibi durumlar gelişebilir. Bunu Biyolojinin bir yatırımı gibi düşünün. Tüm türlerle ilgili daha sağlam bir sistem oluşturmak için ödenen bir bedel. Ve defalarca tekrar ettiğim üzere, Biyoloji tek tek hücrelerle veya bireylerle ilgilenmez. Türün/türlerin mevcudiyeti ve devamlılığıdır onun için esas olan. Zamanla bu adaptasyonlar zinciri ile kritik eşik aşılır ve artık mikroorganizma ile İnsan hücresinin simbiyotik bir ilişki kurabileceği seviyeye gelinir. Bu seviyeye gelindiğinde, İnsan hücresi o mikroba karşı yeri geldiğinde immunolojik bir muafiyet tanır ve ona ihtiyacı olan bir işi yaptırır, ondan istifade eder yani. Mikroorganizma da karşılığında yaşayabileceği bir kaynağa ulaşmış olur. İşte salgın dediğimiz süreç bu ‘zincirleme kritik mutasyonların yaşandığı dönemde’ olur. Bu mutasyonlar zincirine dışarıdan ne kadar çok müdahale ederseniz (aşı olayında olduğu gibi), süreci o kadar uzatırsınız; doğal mutasyon zincirinin tamamlanmasına ne kadar çok yardımcı olursanız da süreç o kadar kısa ve daha az tahribatlı olarak geçer.

Bu noktada, kitabımda da geçen bir cümleyi tekrar etmek istiyorum: İki farklı organizmanın bir araya gelmesi durumunda gerçekleşen her problem Biyoloji için çözülmesi gereken bir bilmecedir ve Biyolojinin bu bilmeceyi çözmek için kullanacağı en güçlü araç da mutasyondur

Konak hücresi ile bir misafir hücresi (veya aynı konu ile alakalı birden fazla misafir hücre tipi) arasında bir anlaşmaya varıldığı, yani bir çeşit Biyolojik kontrat imzalandığı takdirde tarafların herbirinin taahhütlerini anlaşma süresince yerine getirmeleri şarttır. Konak hücre bu anlaşma ile belirli bir alanda, belli bir süreç tamamlanana kadar veya süresiz olarak yabancı hücreyi misafir etmeyi kabul etmiş olur (yani yabancı hücre, artık bir misafir hücredir). Bu, belirtilen alan(lar) içinde (mesela Kalın Bağırsak) misafir hücreye karşı immün muafiyetin sağlanmasını da gerektirir. Bir başka deyişle, anlaşma yapılan hücre beden için “self (kendi)” hücre statüsünde olmamakla birlikte geçici muafiyeti olan, vize almış, farklı statüde bir hücre olarak kabul edilir ve konak tarafından saldırıya uğramaz. Ancak, bu muafiyet sadece anlaşma sınırları içinde geçerlidir. Nasıl askeri bir üstte veya büyük bir kuruluşta bir çalışan kendisine verilen kimlik kartını kapı girişlerinde okutarak belirli bölümlere girebiliyor ve belirli bölümlere giremiyorsa, misafir hücrenin bulunabileceği yerler de bellidir. Eğer misafir hücre bulunması gereken bir yerin dışına çıkarsa (ki yaralanma, geçirgen bağırsak, otoimmünite veya iç metabolizmasını etkileyen bir etkiye maruz kalması gibi durumlarda bu gerçekleşebilir) bu muafiyetini kaybeder ve yabancı hücre muamelesi görür. Bu aynı zamanda anlaşmanın da ihlalidir. Alanını terkeden misafir hücre de hem kendisini korumak hem de hayatiyetini sürdürmek isteyecektir. Dolayısı ile, bu gerçek bir infeksiyondur ve her iki taraf için de tehdit içerir.

Bunun dışında, anlaşmanın diğer şartları da önemlidir. Konak organizmanın sağladığı koruma, besin, atık uzaklaştırma, pH, sıcaklık gibi koşullardan biri yerine gelmediği takdirde veya misafir hücrenin organizmaya sağladığı besin, atık uzaklaştırma, pH, mikrodebridman, vs. gibi koşullardan biri yerine gelmediği takdirde, anlaşma tek veya çift taraflı olarak (veya aynı sözleşmeye bağlı olan tüm grup üyeleri için) bozulmuş olur. O takdirde, bulunması gereken yerde olan misafir hücre de tehdit unsuru olabilir, en azından lokal bir infeksiyon yapabilir. Lakin güzel haber şu… Daha sonra, karşılıklı olarak şartlar tekrar sağlanabiliyorsa, anlaşma tekrar geçerli olur ve hiçbir şey olmamış gibi eski düzene dönülür. İnanın bana, aynı hücre tipi için bile bu belki de bir İnsanın hayatında yüzlerce kez olan birşey… Ve bu arada unutmayın… Hücre düzeyinde intikam, öfke, alınganlık, sinsilik gibi duygu ve eğilimler yoktur, onlar her seferinde mevcut şartlara bakarlar ve ona göre hareket ederler…

Bu anlaşmaların şartları ağır hastalığı olan (yaralanmış, zehirlenmiş, terminal dönem kanser hastası, vs.) insan ve hayvanlarda genellikle yerine getirilemez olur. Bu durumda bağımsızlığını ilan eden yabancı hücre sayısı da ister istemez artacaktır. Aslında, bu da Biyolojinin “doğal seleksiyon” programını çalıştırması anlamına geliyor. Türüne bir faydası olmayan ve dengesi kritik derecede bozulan bir organizma sisteme faydalı olamayacak, hatta üretmeden kaynakları tüketen bir birey organizma olacaktır. Bu nedenle, sistem onu diğer canlıların kullanacağı bir besin kaynağına dönüştürerek ölümü hızlandırır. Ölüm sonrasında da, cansız beden (kadavra), çok sayıda mikroorganizma, böcek, bitki, vs. çeşidi için besin kaynağı olarak kullanılmaya devam edilir. Topraktaki mikropların bile bitki, hayvan ve diğer mikropların canlı kalmasına etki edecek birçok döngüde rolleri vardır…

Evet, belki bu son kısım birçok okuyucu için biraz üzücü ve rahatsız edici oldu. Ancak, konu bütünlüğü açısından bu detayları anlatmak zorundaydım. Sistemi ve mantığını iyi anlamak için bu bilgileri de öğrenmeniz gerekiyor…

Bu yazının ana amacı Germ/Terrain teorileri ile açıklanamayan durum ve senaryoları da kapsayan yeni bir Teori sunmaktı. Öyleyse, bu amaç kapsamında ilerlemeye ve farklı senaryolar eşliğinde teorimizi sınamaya devam edelim…

* Bedende bulunan bir mikrop neden belirli zamanlarda hastalık yapabiliyorken diğer zamanlarda sessiz kalıyor (Uçuk ve Zona’da olduğu gibi)?

Bu sorunun cevabı aslında yukarıda verildi. Herhangi bir sebeple konak hücre belli bir misafir hücreye karşı taahhütlerini yerine getirmeyle ilgili bir problem yaşadığı zaman anlaşma yürürlükten kalkar ve misafir hücre patojen bir hücre gibi davranmaya başlar. Bu durumda konak organizma da ona karşılık verir tabii… Bu dönemde Herpes (Uçuk), Zona gibi infeksiyonların görülmesi doğaldır. Bir zaman sonra beden ya bu mikrobu uzaklaştırır ya da denge kurabildi ise tekrar anlaşma sağlanır.

* Peki… Bazı mikroplar bazı insanlarda hastalık yapıyor ki bunların bazılarında klinik ölümcül dahi olabiliyor; bazı insanlarda ise hastalık yapmıyor veya çok hafif seyrediyor. Bu nasıl oluyor?

Bunu açıklayabilecek birden fazla sebep var. Birincisi; bazı insanlar genetik yapıları veya o hayattaki kişisel deneyimleri gereği adaptasyona daha meyilli olabilirler ve özellikle Zoonoz türü mikroplara daha çabuk uyum gösterebilirler. Bunlar aynı zamanda “doğal seleksiyon” testinden de başarıyla geçenlerdir.

İkincisi; aynı mikrop farklı insanların konak hücrelerinde farklı anlaşmalar tesis edebilir. Şunu bir kez daha hatırlatayım ki, konak hücre ile misafir hücre arasındaki anlaşma koşullarının sağlanması bazen bir uyum sürecini gerektirebiliyor. Bu uyum süreci de sancılı, komplikasyonlu geçebileceği gibi (semptomatik safha), her iki tarafta da bazı değişimleri (adaptasyon/mutasyon) gerektiriyor. Ancak, eğer bir İnsan konak hücresine adapte olmuş bir misafir hücre başka bir İnsan konak hücresi ile karşılaştığı takdirde, konak hücrenin deneyim ve koşulları nedeniyle bir öncekinden daha farklı bir anlaşmaya gitmek durumunda kalabilir. Bir başka deyişle, yeni karşılaştığı İnsan konak hücresi ile de anlaşmanın koşullarını yerine getirmek için daha farklı adaptasyonları gerektiren benzeri bir süreç yaşamak durumunda kalabilir. Yani, daha önce başka bir İnsan konak hücresinin koşullarına uyum göstermiş olmak, yeni İnsan konak hücresiyle olan ilişkisinin pürüzsüz olacağını garanti etmez.

Ancak, daha önemli ve vakaların çoğuna uygulanabilecek üçüncü ve daha ciddi sonuçları olan bir sebep var. O da mikroorganizmanın tetiklediği otoimmünite (patogen-induced autoimmunity) … Kitapta uzun uzun açıkladım. Covid’in başından beri bazı insanlarda neden neredeyse ölümcül giderken bazılarında ise neden semptom bile oluşturmadığını da (ki buna bebekler ve immün supressif tedavi gören Kanser hastaları dahil) bu mekanizma ile açıklamıştım… Başta aşılar olmak üzere, bağışıklık sistemimizin ayarını bozan her etken bunun dolaylı olarak sebebi. Mikrobun kendisi neredeyse hiç zarar vermiyor olabilir; ancak mikrobun bazı antijenlerine karşı oluşan bağışıklık yanıtı konak organizmanın iyi çalışmayan molekül tanıma sistemi yüzünden bedenin kendi dokularına da saldırıyorsa otoimmünite ve ağır klinik kaçınılmaz oluyor. Aslında mikrobun antijeninin çapraz reaksiyon sonucunda otoimmüniteye sebep olması o mikrobun da işine gelmiyor ve bu nedenle karşılıklı gelişen mutasyon zincirinde çapraz reaksiyon vermeyen, yani bedenin kendi antijenlerine benzemeyen bir protein üretmek de görev listesine ekleniyor. Bunun sonucunda, bir zaman sonra mikrobun kendisinden kaynaklanan otoimmünite de -karşılıklı uyumun bir parçası olarak- ciddi derecede azalıyor ve ağır klinik geçirme diye bir problem kalmıyor. Tabii, o mikroba karşı aşı olan hastalarda bu iş daha da zorlaşıyor. Mutasyonun süresi ve sırası değiştiği gibi, aşı ile bedene giren ve konuyla alakasız olan milyonlarca farklı antijen ve toksinle uğraşma işi de çıkıyor. Üstelik, aşı ile gelen bu çok sayıdaki antijen de yukarıda hatırlattığım mekanizma ile başka otoimmünitelere sebep oluyor (vaccine-induced autoimmunity).

* Bazı mikrobik hastalıklar çok uzun süredir mevcut; bir sürü kuşak geçti ve hala da ölümcül. Bunlarla konak hücresinde anlaşma yapılamıyor mu?

Öncelikle, bazı mikrop türleri metabolik özellik olarak insan hücresi için anlaşmaya uygun değil veya karşılıklı faydalanma sağlanabilecek alanları çok sınırlı (lakin bu mikrop türleri başka tür canlılarla simbiyotik ilişki sağlayabiliyorlar; yani boşta kalan yok). Belki Biyoloji ileride bunlar için de bir çözüm üretir. Buna örnek olarak Clostridium türü bakterileri gösterebilirim. Bunlar anaerob, yani oksijen kullanamayan, hatta oksikenli ortamda yaşayamayan bakteriler. Genelde toprakta ve kapsüllü formda bulunuyorlar. Mesela, Clostiridium tetani adı verilen ve Tetanoza sebep olan bakteri tipi bir yaralanma ile vücuda girerse ve bir şekilde yaranın derinlerinde oksijenin olmadığı bir alan bulabilir ise vejetatif forma geçiyor ve Tetanospazmin adı verilen ve Tetanoz kliniğine sebep olan toksinini salgılıyor. Sinir-Kas kavşağına ulaşabilen bu toksin de etkisini gösteriyor. Şimdi burada Clostiridium’un kendisinin mikrop olarak bize bir zararı yok. Bildiğim kadarıyla, bedenin bu mikrobu kullanabileceği bir durum, senaryo da yok. Ancak, mikrop zaten dolaşıma falan karışsa, immün sisteme gerek kalmadan kandaki erimiş oksijenden bile ölür veya en azından vejetatif forma geçemez. Yara bölgesinde ölü dokular arasında veya dokunun içine kadar ilerlemiş yabancı bir maddenin içinde kendisine oksijensiz bir ortam bulup yaşayabilse, immün sistemin buralara ulaşması mümkün değil… Mide asidine dayanıklı olan daha farklı Clostiridium formları da var ki gaita ile atılıyorlar, toprağa karışıyorlar…

Sonuç itibari ile, burada mikrobun (canlı toksin) kendisinin değil, salgıladığı zehirin (cansız toksin) tehdit unsuru olduğu açık. Mikrobu kullanacağımız, anlaşma yapacağımız bir zemin veya gereklilik olsa idi, Clostridium’un kendisi salgıladığı zehirin yapısını değiştirecek şekilde bir mutasyon geliştirebilirdi. Böyle bir anlaşma olmadığına göre, mutasyon sadece konak hücre tarafında olacak. Tetanospazmin için bir çözüm üretecek. Aslında vücut bu toksine karşı nötralizan antikorlar geliştiriyor zaten. Ancak anaerob bir mikrobun toksininin bedene girip yayılması oldukça seyrek bir durum. İnsan neslini tehdit etmiyor. Bu nedenle çözüm üretme işi de hızlı ve öncelikli değil…

Kuduz için de benzeri şeyler söylenebilir. Ancak, burada iki farklı faktör var. Birincisi, Tetanozda zehir bakteri tarafından salgılanan bir protein iken, Kuduz’da Rabies virüsünün dış çeperine yapışık olan bir protein; yani virüsün kendisi. İkincisi, her ne kadar Kuduz hastalığı için Rabies virüs sorumlu tutuluyorsa da aslında bu kliniğin mikrobik bir hastalık değil, yaralanma kaynaklı bir zehirlenmeden dolayı gerçekleştiğini savunan ciddi bir iddia var. Nitekim, literatürde bildirilen 25 yıllık kuluçka dönemli bir vakanın (nesiller sürse de uzayan kuluçka süreleri bir adaptasyon belirtisi olabilir) ve Kuduz olduğu saptanan bir hayvan tarafından ısırıldıktan sonra aşı olmayan ve hastalık belirtisi göstermeyen vakaların bildirilmesi, her iki senaryoda da (virüs/zehirlenme) bir uyumlanma olabileceğini düşündürüyor…

“Kontrat Teorisi” ile Biyolojinin neyi amaçladığını, nereye varmaya çalıştığını açıkladım. Ancak, Biyolojinin bu acendasını bozan, sabote eden veya geciktiren ve maalesef çoğu insanların özgür seçimleri ile ilgili olan bazı faktörler olduğunu da biliyoruz ki bunların bir kısmından yukarıda bahsettim bile. Aslında, doğal veya içgüdüsel olmayan her türlü davranış, müdahale, madde, frekans gibi etkiler Biyolojinin bu projesini sabote eder, başa sardırır veya çözülmesi gereken daha büyük problemleri ortaya çıkarttırır.

A- Besin kaynakları ile ilgili:

1- Suni et

2- Raf ömrünün uzatılması için kullanılan maddeler

3- Doğal maddenin bazı işlemlerden geçirilerek kullanılması (rafine edilmiş ürünler)

4- Tadlandırıcı ve renklendiriciler

5- Satışı arttırmak için ürünlere eklenen maddeler (zeytine boya eklenmesi, ete sıvı enjekte edilmesi gibi)

6- Hibrid tohum

7- GMDO gıdalar

8- Mikrodalga fırında pişirme (mikrodalga tekniği ile sadece suyu bile ısıtsanız moleküler yapısında değişiklik oluyor. Doğada karşılığı olmayan maddeler çıkıyor ortaya. Ve bedenimiz bunları tanıyamıyor)

9- Kesilecek, sütü, yumurtası kullanılacak hayvana enjekte edilen, yedirilen/gıdalarına eklenen maddeler

10- Tarım ürünlerinin elde edilmesi ile ilgili yapılan tüm yanlışlar (nadasa bırakmamak, tarım ilaçları, vs.)

11- Gıda takviyeleri adı altında kullanılan her türlü ilaçlar

12- Metabolizmayı değiştiren ve esas hedefe yönelik olmayan her türlü ilaçlar

13- Besin zinciri ile alakalı olmayan canlı katliamları (hayvan kafası/postu koleksiyonu, boynuz veya diğer organlardan değerli taş üretimi ve tehdit olmadıkları halde katledilen birçok hayvan)

14- Ormanların ve yeşil örtünün katledilmesi

15- Malnutrisiyon (özellikle bazı Afrika ülkelerinde)

16- Savaşlar (fiziksel, kimyasal, biyolojik), intiharlar, cinayet ve diğer katliamlar

17- Farklı amaçlarla kullanılan subliminal mesajlar

18– Tıp ve teknolojideki gelişmelerle doğal seleksiyonla eradike edilecek olan canlıların hayatta tutulması, tedavi edilmeleri

B- Atık üretimi ile ilgili (bu grup aynı zamanda maalesef besin kaynakları ile ilgili problemlere de giriyor):

1- Hava kirliliği (Fabrika bacaları, motorlu kara, deniz ve hava araçları, vs.)

2- Doğada/Biyolojik sistemlerde karşılığı olmayan Elektromanyetik frekanslar

3- Chem trails (uçaklardan, gemilerden ve diğer bazı araçlardan püskürtülen kimyasallar)

4- Kimyasal, nükleer, biyolojik ve genetik deneyler

5– Aşı ve anti serumlar

6- Plastik, naylon, Grafen gibi herhangi bir canlının kullanamadığı ve dolayısı ile değişime uğratılamayan maddeler

7- Radyoaktif ve nükleer atıklar

Bu örnekler çok arttırılabilir. Ancak, bir fikir oluşmuştur sanırım… Bu konuda daha fazla açıklama yapmak da istemiyorum. Her biri için sistemin nasıl sabote edildiğini çözebilirsiniz.

Görünüşe göre, özgür irade ile Biyoloji arasında ters bir ilişki vardır. Aslında bu ters ilişki, Entropiyi arttırma ve azaltma vasıtası ile Evrenin devamlılığını sağlamaya çalışan ve Evreni yok etmeye çalışan sistemlerinin ilişkisine benziyor.

Tabii, İnsanoğlu her zaman Biyolojiye karşı çalışmıyor. Yıllar içinde temizlik, sanitasyon ve tıbbi bakım koşullarının olumlu yönde değişmesi, Fizyolojinin daha iyi anlaşılması, İnsanların kısa sürede baş edemeyecekleri kadar çok mikroorganizma ile karşılaşmasına engel olarak uyumlanma dönemleri için manevra alanı yaratmıştır. İçecek suyuna kanalizasyonun karışması, çöplük içinde yaşama, aynı tuvaleti 14 farklı ailenin kullanması gibi feci manzaralar Dünyanın birçok yerinde 1700’lü ve hatta 1800’lü yıllarda çok sık gözüken bir durumdu. Böyle bir ortamda Biyoloji ancak büyük bedellerle ve çok yavaş ilerleyebilirdi ve öyle de oldu. Hayat koşullarının çok kötü olduğu bir alanda sosyalize olmaya çalışmak da İnsanoğlunun yaptığı bir seçim. Ancak, bu tür sıkıntılar mağaralarda yaşanılan dönemlerde dahi olmuyordu. Çünkü doğa ile içiçe idik. Neyse ki, günümüzde hemen her yerde belli seviyede bir hayat standardı var ve bunun sonucunda mikrobik hastalıklardan ölümler de çok azaldı…

Peki… Teorimize son kez geri dönelim… Açıklanmayan iki konu kaldı…

Birincisi, immün muafiyetin nasıl sağlandığı… Bağışıklık sistemi bir sürü aracı molekül ile çalışan çok karmaşık bir sistem. Anlaşma sağlanan ve misafir hücre statüsüne alınan hücrelerle ilgili olarak, çalışma/oturma izninin verildiği alanda bağışıklık sistem elemanlarını yanıt vermememeleri şeklinde programlayan bazı özel moleküller olabilir. Bunun nasıl olduğunu bilmiyoruz; ancak olduğu kesin. Çünkü öyle olmasaydı, flora veya probiyotik diye birşey olmazdı. Floranın olduğu yerlerde yabancı bir hücre olduğunda bağışıklık sistemi hemen devreye giriyorsa ve fakat bu hücrelere dokunmuyorsa, böyle bir muafiyet vardır.

İkincisi, İnsan hücresinin (veya konak hücrenin) yabancı bir hücre ile nasıl iletişim kurup biyolojik anlaşmayı nasıl sağladığı hususu… Bunu özellikle sona sakladım… Çünkü gerçek cevabı bilmiyorum… Lakin, yine de biraz fikrim var… Aslında bedendeki hücrelerin birbirleri ile haberleştiklerini, iletişim kurabildiklerini biliyoruz. Bunu, özellikle -Alman Fizikçi Fritz-Albert Popp’un hayatımıza soktuğu- Biyofotonlar vasıtası ile yapabildikleri tahmin ediliyor. Aslında, kanda yüzen hücreler dışındaki tüm hücrelerin ve hatta hücre içlerindeki organellerin dahi hücre içi ve dışı matriksindeki ince ağlardan kurulu bir altyapıya sahip oldukları da biliniyor. Bunların vasıtası ile yapılan veri aktarımını kablolu iletişime benzetebiliriz. Ancak, ben, belirli frekanslara yanıt verebilme özelliği olan hücrelerin kablosuz (wireless) iletişim de kurabildiklerini düşünüyorum. Üstelik, onbinlerce kilometre ötede olan aynı hücre kültürünün iki ayrı parçasından birine yapılan bir işleme diğer hücre kültüründeki hücrelerin de aynı anda aynı elektriksel tepkiyi göstermesi, ancak Kuantum Fiziği ile açıklanabilecek bir fenomen olarak karşımızda duruyor. Başka bir çalışmada da basınç değişikliklerini (mekanik etki) elektrik sinyallerine dönüştürme özelliğine sahip olan Kuartz kristalinin üzerinde yapılan hücre kültürlerinin bu kristallerde elektrik sinyali oluşturacak bir etki yarattıkları gösterilmiş ve hatta bu elektriksel aktivite sese çevrildiğinde, eskiden telefonla internete bağlandığımız zaman çıkan sinyallere benzeyen sesler (bu sesi benim gibi eskiler bilir) oluştuğu gözlenmiş. Bir başka husus da, Kinesiyoloji veya Kas Yanıt Testi (Muscle Response Test) adı verilen yöntemle veya Elektrodermal Tarama  Testleri ile, Kalp hızı değişimi [Heart Rate Variability (HRV)] Testi ile, Biyorezonans yöntemleri ile ve hatta Dowsing cihazı dediğimiz farklı enstrumanlarla bedenden evet/hayır formatında yanıtlar alabilmemiz ve hatta en gelişmiş Dowsing cihazı kabul edilen Lecher anteni ile ve Biyorezonans cihazları ile her organdan ve hatta aynı dokunun farklı durumlarında değişik frekanslarla ölçüm yapmamız… Hatta bana kalırsa, Refleksoloji, İridoloji, Sujok, Koryo ve Kulak Akupunkturu gibi sistemlerin dayandığı Mikrosistem ve Doku/Organ haritalarının varlığı dahi olağanüstü bir network’un yansımaları. Bunların her biri hücrelerin bizim anlayamadığımız şekil ve formatta haberleşebildiklerini gösteren örnekler.

Rhonda Byrne’nin “The secret (Sır)” kitabı ile meşhur olan (veya bilinmeye başlanan diyelim) “Çekim Yasası”ndaki prensipler aslında birebir konak hücre-misafir hücre ikilisi veya ilişkisi için geçerlidir. Konak hücrenin talebi veya yardım çağrısıyla rezonansa giren misafir hücre ile veya misafir hücrenin talebi veya yardım çağrısıyla rezonansa giren konak hücrenin buluşması kaçınılmazdır.

Konak hücrenin bedene giren ve hatta belki de bedenin dahi dışında olan başka hücrelerle nasıl iletişim kurduğunu ve nasıl mutabakat sağladığını belki de hiç bilemeyeceğiz. Ancak, Biyolojide varlığını görüp de detayını, mekanizmasını gösteremediğimiz daha pek çok fenomen var. Burada önemli olan, -Bilim ile İlim arasındaki farkları anlattığım yazımda olduğu gibi- kendi sınırlı teknolojimizle açıklayamadığımız şeyleri sırf bu gerekçe ile yok farzetmektense, sistemin çalışma prensiplerini, mantığını ve felsefesini anlamaya çalışmak… Ortada olağanüstü bir sistem var ve detaylara, protokollara ve hatta kendi egolarına takılanlar bu muazzam sistemin güzelliğini ve felsefesini kaçırıyorlar…

Saygılarımla. 14.02.2024

Doç. Dr. Cüneyt Konuralp

*: Helicobacter pylori’den daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bildiğim kadarıyla, kuvvetli bir nosebo etkisi altında yapılan bir vaka çalışmasıyla alınan ilk ve tek Nobel ödülü ile adeta dokunulmazlık kazanan bu yanlış kurulmuş sebep-sonuç ilişkisi yüzünden uzun bir süredir hastalara uygun olmayan bir tedavi yapılıyor. Mide mukozasında oluşan bir yaranın (ülserin) çevresindeki ölü hücreleri ve artıkları temizlemesi için pH’nın hafif düşürülmesi ile yaşama olanağı ve geçici vize sağlanan Hellicobacter pylori sırf olay yerinde görüldüğü için bu yaranın sebebi olarak damgalanmıştır. Üçlü, dörtlü ve bazen de beşli antibiyotiklerle yok edilmeye çalışılan bu bakteri yüzünden çoğu kere yeterli bir mikrodebridman yapılamıyor ve olay kronik inflamasyon (kronik gastrit) olarak devam ediyor. Üstelik, sürekli antibiyotiklerle saldırıya uğrayan H. pylori bakterisi son derece gereksiz mutasyonlara zorlanarak agresifleştirildi. Bunun sonucunda mikrodebridman yerine canlı hücrelere de saldıran bazı atipik H. pylori suşları literatürde bildirildi (antibiyotiklerden önce bunlardan hiçbiri yoktu). Şimdi de bu suşlar mide kanseri ile ilişkilendiriliyor… Tek bir yanlışın sebep olduğu başka yanlışlar silsilesi… Benzeri bir yanlış sebep-sonuç ilişkisi aterosklerotik plaklarda saptanan Klamidya ve Ricketsiya türündeki bazı mikroplarda da yapılmış. Bunların da aslında plaklarla beslenip damar yolunu açmaya çalışan misafir hücreler olabileceği neden düşünülmüyor? Ancak, buna rağmen -ve neyse ki- atardamarın tıkayıcı hastalıklarında antibiyotik kullanımı şeklinde yaygın bir strateji yok. Lakin bunun sebebi, böyle birşeyin farkındalığına varmak değil, daha çok para getiren başka bir yanlış sebep-sonuç ilişkisi üzerinden yürümek… Yani Lipid ve Kolesterol düşürücü ilaç pazarı…Tabii, Balon/Stent ve By-pass cerrahisi uygulamaları da çok büyük pazarlar…

Doç. Dr. Cüneyt Konuralp’in Tüm Yazıları >>>

YAZI 1- Bağışıklığın takibinde antikorlar doğru kriter mi?

YAZI 2 – Aşısızların mutasyona sebep olup aşılıları riske attığı doğru…?

YAZI 3 – Mutasyon halka algılattırılmaya çalışıldığının aksine, KÖTÜ DEĞİL, İYİ…

YAZI 4 – mRNA Aşılarındaki Grafen Meselesi

YAZI 5 – Dr. Cüneyt Konuralp’ten okuyucularım için özel derleme

YAZI 6 – Corona Gündeminde Sansür, Bilgi Kirliliği ve Gerçekler

YAZI 7 – Antikorlarla ilgili Saklanan/Bilinmeyen Gerçekler

YAZI:8 Yeni varyant Omicron (NU) üzerine

YAZI 9: Omicron varyantı iyi mi, kötü mü? Ne olacak şimdi?

YAZI 10: Plasebo, Nosebo ve Sebo etkileri ve Pandemi ile ilişkileri

YAZI 11: SÜRECİN SONU

YAZI 12: BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİN GÖRMEZDEN GELİNEN YANI

YAZI 13: AYNA NÖRONLAR VE YÜZ TANIMA SİSTEMİ: FARKLI İNSANLAR YARATTIK

YAZI 14: AŞILARIN İÇERİKLERİ VE AŞILARLA İLGİLİ BİLİMSEL ÇALIŞMALAR

Sohbet: AŞI İCAT OLDU, MERTLİK BOZULDU?

8 YORUMLAR

  1. Değerli Kardeşim Cüneyd bey,
    Konu ve mantık yerinde olmuş, ancak yazı zor okunuyor.
    Mutabık olmadığım noktalar var.
    Yine de ülkemizde sizin gibi klişe ezbercisi olmayıp, kafa yoran birisinin varlığı bile MUHTEŞEM.
    İlk tenkidim ‘Biyoloji’ yerine ‘Allah’ demek lazım yoksa prekambriyen patlamayı izah edemeyiz.
    Zaten ‘evrim-evolution’ termodinamğin ikinci kanununa, entropiye uygun olmadığı için esasında modası geçmiş bir izahat sistemidir ve metinlerde evolution kelimesi bizim anladığımız ‘evrim’ değil ‘gelişme’ şeklinde kullanılmakdadır.
    Diğer noktaları tabii ki kendi yazıma saklıyorum 🙂
    Bize bu platformu temin eden güzel insanlara da tekrar teşekkür ederim.

    • Yıllardır hep neden-sonuç aradığım konuya deginip detaylarıyla anlatmışsınız, bağışıklığın arka bahçesi kitabınızıda detaylı bir şekilde okudum ve sorularımın cevabını buldum,herşey netleşti,zihnimde cevaplanmayan soru kalmadı,bize bu değerli bilgileri sunduğunuz ve bizi düşünmeye sevk ettiğiniz için size minnettarım,Rabbim sizin gibi hekimlerin sayısıni artırsın ,Merih hanımın da ayağına taş değmesin ki böyle bilgilere kolayca ulaşalım,iyiki varsınız ,iyiki yolum sizinle kesişmiş🥰

    • Hocam siz iyi ki varsınız, merih hanım da cüneyd hocam da. Allah ebeden razı olsun.. selametle kalınız, zorlu bır yol olsa da Allah dürüstlerle beraberdir.

  2. Telefon elimde yaklaşık 1,5 saattir soluksu z okumam😳 Ama yaşadığım fark etme duygusu en önemli kazancım. Bu deryada neyim ki…
    Dengenin değeri bir kez daha tokat gibi çarptı. Kendimle kavgama uzun bir süre ara vereceğim.
    İçerisi muazzam👌
    Doğru olanı yap ve sistemi yaratana teslim ol.
    Teşekkürler hekim insan Cüneyt Bey👏,teşekkürler ışığı taşıyan Merih Hanım👏

  3. Gece 12:00 de başladım okumaya ve 01:50 de bitirdim.. tabi ki bu kadar uzun sürmüyor okuması ama arada küçüğümüz uyandıgı için, bazen de verdiğiniz, daha kolay kavramamızı saglayan örneklemeleri tam olarak ya da en azından aydıracak kadar algılayabilmek için, bazı paragrafları baştan almam gerekti.
    Bir hekim olarak halkı gercek muhatap aldıgınız için, bizi de ezbere hayata ve dayatılan sisteme devam etmek yerine, düşünmeye sevk ettiğiniz için, bizi aydınlattıgınız için çok teşekkür ederiz.
    Kronik kabız bir yavrunun annesi olarak denk gelip okudugum yazınızda bu sahsi konumuzla ilgili bilgiler de bulmamız çekim yasasının sanırım başka mütevazi bir kanıtı.
    Velhasıl kelam hocam, akıllarımıza bazı sorular düşmedi değil ama henüz aşı videosunu bitiremedik ve de diğer yazılarınızı da ziyaret etmedim.
    Geç de olsa bu yazınızla bilgilenmeye başlıyacagım.. uzun zamandır oku kelimesinin anlamına hem vakitsizlik hem odaklanma sorunundan dolayı, başka bir vasıtayla erişemiştim.
    Zevkle ve merakla okudum. Düşünen sorgulayan arkadaslarımın da vakit ayırıp okumasını nasiplenmesini tavsiye ediyorum.. Merih Hanım’a da ayrıca teşekkür ediyorum.

  4. Yıllardır hep neden-sonuç aradığım konuya deginip detaylarıyla anlatmışsınız, bağışıklığın arka bahçesi kitabınızıda detaylı bir şekilde okudum ve sorularımın cevabını buldum,herşey netleşti,zihnimde cevaplanmayan soru kalmadı,bize bu değerli bilgileri sunduğunuz ve bizi düşünmeye sevk ettiğiniz için size minnettarım,Rabbim sizin gibi hekimlerin sayısıni artırsın ,Merih hanımın da ayağına taş değmesin ki böyle bilgilere kolayca ulaşalım,iyiki varsınız ,iyiki yolum sizinle kesişmiş🥰

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz